Bakış Açısı

Posted by Malkavian On 13 Mart 2014 Perşembe 2 Kişi Düşüncesini Belirtti

Bakış Açısı
I. Bölüm

Sade ve özenle düzenlendiği belli olan yatak odasının tam ortasında duran ve hiçbir duvara bağlantısı olmayan yatağında gözlerini açtığında isteksizce homurdandı. Vücudunu top gibi bükmüş vaziyette koca yatağın ancak dörtte birini kaplayabiliyordu. Beyaz çarşafları, üzerinden her an incinebilecek narin bir canlı gibi dikkatle kaldırdı ve doğrulup altı şişmiş gözlerini ovuşturdu. Yatağın içinde oturur pozisyona geldiğinde karşısındaki aynada gördüğü yansımasına nefret ve tiksinme karışımı bir yüz ifadesiyle baktı. Karmakarışık olmuş ve haddinden fazla uzamış saçlarının diplerini elleriyle sertçe kaşıdı ve banyoya doğru ilerledi.

Uyku sersemi, sağa sola sallanarak ilerlerken omzunu kapının kenarına çarptı ve canının acıması biraz da olsa onu uyandırdı. Çıkan gürültüye ilgiyle bakan beyaz, uzun tüylerle kaplı kedisi koridorda patilerini yalamakla meşguldü.

Hala uyku mahmurluğunu üzerinden atamamış adam, bir anda kendinden beklenmeyecek kadar hızla koridorda ilerledi ve kediyi iki eliyle yakalamaya çalıştı. Yalanmakla meşgul olan hayvan da bu duruma şaşırmıştı ve dört ayağının üzerinde tıslayarak iki metre geriye sıçrayıverdi korkudan. Ama adam pes etmedi, ani bir enerji patlamasıyla boyunca kediyi kovaladı ve mutfağın köşesine kıstırdığında ‘Şimdi nereye kaçacaksın bakalım!’ dedi.

Şaşkın bakılarla adamı izleyen hayvan tüylerini dikleştirdi ve ne suç işlediğini merak eder gibi gözlerini adama kilitleyip olduğu yerde hareketsiz kaldı. İki eliyle kediyi dikkatlice havaya kaldırdı adam ve mutfakta bulunan küçük bir taburenin üzerine oturdu. Tüy yumağını kucağında kendine bakacak şekilde oturtup ellerini başının iki yanına koydu ve suratını iyice yaklaştırdı. Gözlerini gözlerinden ayırmadan bir dakika boyunca baktı ve sonunda şunları söyledi:

‘Orada bir yerlerde olduğunu biliyorum!’

---o---

‘T1985201 sefer sayılı uçak kalkış için hazırdır.’

Anonsla beraber uçakların katlığı açıklığa bakan cama yapıştırdığı alnını çekti ve kafasını kaldırıp uçuş isimlerinin ve kapı numaralarının olduğu ekrana ilgiyle baktı. Kendi uçağını listeden bulduğunda fısıltı halinde bir küfür sallayarak koşmaya başladı. Yanına aldığı üç beş parça yedek kıyafeti sırt çantasına tıkıştırılmıştı ve bunlardan bazıları tam kapanmamış fermuarın bıraktığı açıklıktan sarkıyordu. Ütüsüz takım elbisesi ve doğru düzgün bağlayamadığı kravatı ile bulunduğu noktadan çok uzakta olan  kapı numarasına doğru koştururken bir yandan nefesi yettiğince söylenmeye devam etti. Uçağın hareket saatini bir dakika geçerken görevlilerin yavaş yavaş ayrılmaya başladığı kapıya vardı ve elindeki çıktı kağıdını sallayarak nefes nefese ‘Geçmeme izin verin.’ Dedi.

Standart koyu lacivert mini etek ve beyaz sade bir gömlek giyinmiş sarışın kadın, karşısında duran saçı başı dağınık, elbiseleri ütüsüz adamın elinde salladığı buruş kırış kağıda baktı. O anda çok daha ters bir cevap vermek istediyse de adamın görünüşü onda acıma hissi uyandırmıştı. Eline aldığı kırışmış kağıda baktı ve üzgün gözlerle adama döndü.

‘Efendim biletinizi internetten almışsınız. Maalesef check-in yapmayan yolcuları alamıyoruz. Kaldı ki uçağınızın kapıları da bir iki dakika evvel kapandı.’

‘Nasıl olur?! Ben paramı ödedim, beni almadan nasıl kalkar bu uçak…’ kızgın ses tonu ile başlayan cümle adamın yutkunup hüzünlü bir ifadeye bürünmesiyle sona ermişti. Kadın, adamın deli olduğundan ciddi ciddi şüphe etmeye başlamıştı ama ortamı yumuşatmak adına konuşmaya başladı.

‘Daha önce hiç uçağa binmediniz mi Allah aşkına?’

‘Bindim…’ dedi adam ve sesi titremeye başladı. ‘Sadece, biletleri hiç kendim almamıştım.’

---o---

Uçağı kaçırdığı günün gecesi, son zamanlarda pek sık yapmadığı bir şey yaptı ve şehrin eğlence mekanlarının bulunduğu caddeye doğru uzun bir yürüyüşe çıktı. Karşısında sürekli değişen rengarenk lambaların aydınlattığı ‘P’ harfi olan barın önünde durdu. İçeriden gelen gürültü kapının dışına kadar taşıyordu. Müziğin kesildiği on saniyelik aralarda içeridekilerin eğlence dolu çığlıkları, sanki onu aralarına davet eder gibiydi. Artık iyice açılmış fermuardan yarı yarıya sarkmış tişörtünü taşıdığı sırt çantasını kapıdaki vestiyere bıraktı ve karşılığında aldığı numara yazılı anahtarlığı sol cebine atıverdi. Bas seslerin derinden gelen gürültüsü iç organlarını titreştirirken çılgınca zıplayan kalabalığa karıştı ve o gece kendini kaybedercesine içti…

Barda olanları pek hatırlamıyordu aslında. İlk içkisinden sonra bile zil zurna sarhoş olmuştu. Şimdi nasıl olduğunu bilmese de kendi evine gelmişti. Salondaki en geniş koltukta oturmuş mutfak tezgahından ona gülümseyen siyah ile kahverengi arası, uzun saçlı, kahverengi gözleri olan kadına bakıyordu. Kadın kıvrak hareketlerle dans ederken ona kıstığı gözleriyle baktı. ‘Ne kadar da baştan çıkarıcı’ diye düşünmekten kendini alamadı. Bronz tenini adama cömertçe sergilerken çalan müziğin ritmine uyum sağlayarak yavaşça kot pantolonunu çıkardı ve adama doğru muzip bir gülümseme ile fırlattı. Sonra kollarını yavaşça vücudunda yukarılara doğru götürürken üzerine giydiği askılı dar kıyafeti yakaladı ve onu da çıkarıp bir kenara fırlatıverdi. Yüzünde adamın gördüğü en şehvetli gülümseme dolanırken bir yandan mutfak tezgahında bulunan geniş bir kaseye doldurulmuş yeşil elmalara uzandı.

O sırada adamın yarı gülümser neşeli ruh hali değişiverdi. Gözlerini hayretle elma tabağına kaydırdı ve içinden ‘Ne olur onlara dokunmasın!’ diye dua etti. Kadın tek eliyle elmayı aldı ve ağzına doğru götürmeye başladı. Adam artık koltukta güçlükle duruyordu. Gözlerini iyice açtı ve hemen ayağa kalktı. Her ne içtiyse başının deli gibi dönmesine sebep oluyordu ama o kararlılığını yitirmeden yalpalayarak tezgaha doğru ilerlemeye devam etti. Kadın ona gülümsedi ve dudaklarını ısırırken adamı istekle beklemeye koyuldu.

Tezgaha son anda yere düşmekten kurtulurcasına tutundu adam ve bir eliyle kadının ısırmak üzere olduğu elmayı koparırcasına aldı. ‘Sakın bir daha bu elmalara dokunma!’ dedi sertçe.

Kadın neye uğradığını şaşırmıştı. Adamın yüzündeki nefret dolu ifade korkutucuydu. Bu yüzden yerdeki kıyafetlerini kaptığı gibi giyinme zahmetine bile girmeden kapıdan çıktı ve arkasından sertçe kapattığı kapının yankılarına karışan söylenmeler giderek seyrekleşti.

---o---

Kaçırdığı uçaktan sonra gideceği yere ancak üç gün sonra yer bulabilmişti. Havaalanına bu sefer ne olur ne olmaz diye iki saat önceden gelmiş içerideki çeşit çeşit dükkanları gezmeye koyulmuştu. Süs eşyasından, içkiye, pahalı kıyafetlerin satıldığı giyim mağazalarından, kitapçılara kadar birçok dükkan vardı. Uçak yolculuğunu sevmezdi bu yüzden dikkatini dağıtması açısından kendine iyi geleceğini düşündüğü kitap reyonuna doğru yürüdü. Ellerini yere yatay biçimde dizilmiş kitapların üzerinde gezdirirken ilgisini çekecek bir şeyler arıyordu.

Elleri yavaş ve dalgın hareketini sert bir hamle ile durdurdu ve parmaklarının uçları beyazlaşana kadar bir kitabın üzerinde baskı yapmaya başladı. Parmak uçlarından yayılan ince bir titreme adamın tüm vücuduna yayılırken diğerlerinin yanından koparırcasına aldığı kitaba sinirle bakmaya başladı. Kitapçıdaki görevli, adamın bu garip davranışlarını fark etmiş ona sesleniyordu fakat o duymadı bile. Gözleriyle kitabı yakmaya çalışıyormuş gibi orada öylece durdu. Vücuduna yayılan titremenin şiddeti giderek arttığında bir öfke nöbeti ile kitabı cam raflardan birine hızlıca fırlattı. Ayakları artık onu taşımayacak hala geldiğinde kendini havaalanının mermer zeminine bıraktı ve titreyen eliyle gözünden akan yaşları durdurmaya çalıştı.

---o---


II. Bölüm

Aşk nedir bilir misiniz?

Ben bilmezdim…

Elimdeki iş çantası ve giydiğim şık takım elbiseler, yanından geçtiğim bir vitrinin camından benimle alay edercesine yansıdılar. Yıllar ne de çabuk geçmişti böyle. Daha dün üniversiteden mezun olmuş, enerji dolu, hayata olumlu bakan bir idealisttim. Şimdi ise ev ve iş arasındaki yürümek bile bana kaçamak yapabileceğim kendime ait bir vakit gibi geliyordu. Bu hayat, bu rutin o kadar sıkıcıydı ki…

Aklıma aniden gelen bir fikirle daha önceden hiç bilmediğim bir sokağa saptım ve nereye gideceğimi düşünmeden saatlerce yürüdüm. Düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan melodiyi duyduğumda bir müzik dükkanının önünde olduğumu fark ettim. Tereddüt etmeden içeri adımımı attım. Nasıl olsa bugün özgürlüğüme adım attığım ilk gündü. İstediğimi yapabilirdim. Ertesi gün hangi işleri yapacağımı, akşam ne yiyeceğimi düşünmeden kendime ayıracağım birkaç saatlik özgürlük… İşte tüm istediğim buydu. Fakat daha da fazlasının beni beklediğinden habersiz dükkanı gezerken geniş bir alana dizilmiş kitap arşivlerinin olduğunu fark ettim. Ne zamandır kitap okumadığımı hatırlamaya çalışırken elimi dalgınca bir kitabın üzerine attım.

Hayatta bazı anlar vardır. Birkaç saniye size dakikalar gibi gelir. Zaman yavaşlar ve havadaki toz zerrelerine kadar o anın tüm detayları aklınıza kazınır. İki cadde ilerideki trafik sıkışıklığının sebep olduğu korna sesleri, dükkandan içeri giren bir dilencinin yakarışları, kulaklarınıza işleyen o melodinin üzerinde söylenen sözler, kitaba uzanan elinizin bakımlı ve yumuşak bir ele değmesi, elinizi refleks olarak çekerken mırıldandığınız özür cümlesinin karşınızdakinden eko yaparcasına size geri dönüşü, o kahverengi gözlerin merak dolu bakışı, uzun ve düz saçların siz bakarken ağır çekimde omuzlardan aşağı dökülüşü ve aklınızdan hiç çıkmayacak o gülümseme…

Gülümsedi ve ben daha şaşkınlığımı üzerimden atamadan konuşmaya başladı.

‘Lütfen buyurun… Bu kitabı benden başka birinin de beğendiğini görmek beni sevindirdi.’ Dedi gözlerinde bir ışıltıyla. Hipnotize olmuş gibi o yumuşak sesini dinlerken beynimin arka tarafından bir ses bana bir şeyler mırıldanıyordu.

Lanet olsun! Dalgınlıkla hangi kitaba elimi attığımı hatırlamıyordum bile!
Yatay duran sıra sıra umutsuzca kitaplara panikle baktım ve hangisine uzandığımı hatırlamaya çalıştım.

‘Lütfen siz buyurun.’ Dedim vakit kazanmaya çalışarak ama buna hiç gerek yoktu. Israr etmeden elini bir kitaba uzattı ve alıp arka kapağını okumaya başladı. Dalgınca kitabın üzerinde gezinen gözleri, ağzının kenarındaki gülümsemeyi tamamlayıp ortaya muhteşem bir tablo çıkartıyordu. Ellerimizin birbirine değdiği o birkaç saniyede birbirimize o kadar yakınlaşmıştık ki sanki yıllardır onu tanıyor gibiydim. Bir şeyler söylemeliydim ve bunu hemen yapmalıydım. Yoksa tekrar iki yabancı olmaya devam edecektik. Ağzımı açtım fakat doğru kelimeleri bir türlü bulamıyordum.

‘Söylesenize…’ dedi tereddüt etmeden ve gözlerini kitaptan ayırmadan devam etti. ‘ Sokağın karşısında birer kahve içip bu konuda konuşmak ister miydiniz? Gerçekten de M. İhsan Tatari’nin bu  kitabını benden başka birinin okuyabileceğini düşünmemiştim’

Hayatta bunun dışında herhangi bir şey isteyebileceğimden şüpheliydim. ‘Evet’ dedim belli belirsiz müzik sesini bastıramayan güçsüz bir mırıltıyla ama neyse ki onaylarcasına başımı da sallamıştım önlem olarak.

Yıllar geçti ve biz onunla bir daha asla iki yabancı olmadık. Önce benim evime taşındı, sonra da kimseyi davet etmediğimiz küçük bir törenle evlendik. İşim gereği çok sık seyahat ediyordum ve bazen bu tip şeyler bana işkence gibi gelir. Çünkü hiçbir zaman internet denilen zımbırtıyı tam anlamıyla kullanmayı beceremem. Bu işlerden hiç iyi değilimdir anlayacağınız. Ama o hep benim yerime biletlerimi aldı. Bir yandan kendi işleriyle uğraşıyor, bir yandan evi toparlıyor ve diğer bir yandan bana bakıcılık yapıyordu. Benim için yaptığı tüm angarya işler ona mutluluk veriyordu garip bir şekilde. Beni sevdiği için olduğunu söylemişti bir keresinde…

Onun hakkında birçok şey hafızama kazınmış durumda aslında. Kedileri delicesine sevdiğini daha ilk tanışmamızdan sonra keşfetmiştim. Kedisini alır ve gözlerinin içine bakarak ‘ Orada olduğunu biliyorum!’ derdi hep. İnternette kedilerin diğer tarafı gördüğüne ve orası ile dünyamız arasında bir nevi aracı olduklarına dair bir makale okumuştu. Bu yüzden yıllar önce kaybettiği kardeşine kedisi aracılığıyla ulaşmaya çalışırdı.

Yeşil elmaları severdi ve onları mutfağımızın tam ortasında duran bir kaseye koyardı. Çürüyene kadar onlara kimsenin dokunmasına izin vermezdi. Aslına bakarsanız onu hiç elma yerken görmemiştim bile yıllarca aynı evde yaşamamıza rağmen. Küçükken mutluluğun resmedildiği bir tabloda görmüş kasede duran yeşil elmaları ve onlar orada durdukça bizim de hep mutlu olacağımıza inanırdı.

Onunla ilgili birçok anı hatırlıyorum fakat bir tanesi aklımdan hiç çıkmıyor. Hayatta bazı anlar vardır. Birkaç saniye size dakikalar gibi gelir. Zaman yavaşlar ve havadaki toz zerrelerine kadar o anın tüm detayları aklınıza kazınır. Sürücü koltuğunda otururken direksiyona uzattığım elimin terlemesi, onu iş yerine bırakırken heyecanla kapıyı kapatıp yolun karşısına geçişi, dönüp bana gülümseyerek el sallaması, gözlerimi onun az önce kalktığı koltuğa indirdiğimde uğurlu saydığı ve yanından hiç ayırmadığı Yitik Öyküler Kitabını unutmuş olduğunu görmem, kitabı kaldırıp ona doğru sallayışım ve onun kitabı unutmuş olduğuna inanamayan bakışlarla bana doğru gelmesi, gürültüyle fren yapan ve kayarken kornasını deli gibi çalan otobüsün kulak tırmalayan sesi ve aklımdan çıkması için gecelerce uğraştığım kemiklerin kırılma sesine eşlik eden camdaki o kızıllık.

---o---