Her Son Yeni Bir Başlangıçtır
Bölüm IV




Kardeşinin neredeyse hiç çaba sarf etmeden gevşekçe beline doladığı ellerini belli belirsiz hissediyordu Nisroc ve onun yumuşak dokunuşlarının aksine, sonradan adının Tim olduğunu öğrendiği iri yarı adama sıkıca tutunmuştu. Motordan gelen düzenli gürültü bir ninni gibi kulağına çalınmaya devam ederken sürekli yüzüne çarpan rüzgarın keyfini çıkarttı. Dina her zaman neşelendiğinde yaptığı gibi elleri ile en sevdiği Beethoven eserlerinden birini Nisroc üzerinde çalmakla meşguldü. Tahmin ettiği gibi çoktan gözlerini kapatmış ve kendi hayal dünyasına dalmıştı. ‘Keşke onun kadar kaygısız olabilseydim.’ diye düşünmekten kendini alamadı.

Dina’nın minik elleri ile tuttuğu ritimler ve Harley’in adamlarının arada bir attığı neşe çığlıkları ile düzenli bir şekilde devam eden yolculukları ani bir gürültü ile kesildiğinde kardeşinin gevşekçe belini saran elleri bir anda kasıldı. Bütün araçlar aniden durduğu için etrafı toz bulutları kaplamıştı.

Tim kocaman elleri ile çocukları kendine doğru çekti ve ‘Endişelenmeyin.’ Dedi. O koca cüssenin yakınında olmak her nedense bir sığınakta olmaya eş değerdi ve bu şartlar altında endişelenmek imkansızdı zaten. Tozlar hafif hafif dağılmaya başladığında Tim diğer adamlarla bağırarak konuştu.

‘Bu gürültü de ne çocuklar?’

‘Archi’nin tekeri patladı Tim.’ Toz bulutunun arkasından ince sesli bir adam konuşmuştu.

‘Bir bu eksikti. Her neyse Archi’nin yanına bir nişancı verin ve yola devam edelim. Zaten sınır boyuna oldukça yaklaştık.’ Tim’in sesi düşünceliydi ve belli ki yapmak zorunda kaldığı şeyden pişmanlık duyuyordu. Nisroc neden birkaç kişiyi arkada bırakmanın bu kadar zor olduğunu anlamıyordu. Onlar dışlanmışlardı. İnanılmaz güçlere sahip oldukları söylenirdi ve merkez sığınaktan dışarıya doğru halka halka uzanan bölgeleri avuçlarının içi gibi bilirlerdi.

Araçlar tekrar hareket ettiğinde kardeşinin uykudan yeni kalkmış gibi gelen sesini işitti.

‘Tim, Archi’yi arkada bıraktığın için neden bu kadar üzüldün?’ soru saf ve direk olarak sorulmuştu.

Tim biraz bocaladı ve soruyu geçiştirdi. ‘Peh. Üzülmek mi? Neden üzüleyim ki. O av köpeği yüz kilometre ötede bile olsak kokumuzu alır ve bizi bulur.’

Nisroc bu tabir ile birlikte gülümsedi. ‘Kimse o kadar uzaktan koku alamaz.’

‘Tabi o kişi Archi değilse evlat. Harley’in ne kadar hızlı koşabildiğini gördün.’ Konuşurken sesinde eğlendiğini belli eden bir ton vardı.

Dina tam ağzını açıp onun nasıl bir yeteneği olduğunu soracakken Tim onu susturdu. ‘Onuncu bölgeyi terk etmek üzereyiz. Sınır boyuna hoş geldiniz ufaklıklar.’ Dedi ve sözlerini onaylarcasına uzun ve geçit vermez dikenli teller sağ taraflarında belirdi. Kısa süre bu telleri takip ettiler ve kocaman bir geçit ile karşılaştılar. Devasa iki kolonun üzerinde kocaman ışıltılı harflerle ‘Gerçek Dünyaya Hoş Geldiniz.’ yazıyordu.

Geçidin arkası tam anlamıyla çocuklar için rüya gibiydi. Geçtikleri bütün bölgeler boyunca tek bir yaşam izine rastlamamışlardı. Sadece yıkık binalar ve kullanılmayan yolların oluşturduğu bir mezarlık. Burası ise canlıydı. Nasıl olduğunu şu anda bilmese de her yeri ışıklandırmışlardı. Aslında geldikleri yerlerden pek farkı yoktu. Yine her yer yıkık dökük ve düzensiz görünüyordu ama her açıklıktan ışıklar fışkırmıştı. Kapının hemen önünde elinde garip sesler çıkaran bir aleti Harley’in motorlu birliğine tek tek tutan bir adam vardı. Her yanına geldiği ekip üyesi aletten çıkan değişik seslerle eğleniyordu.

Kapıdaki muhafız aleti iki eliyle tutup kendilerine doğru yaklaştığı sırada Tim atik bir şekilde motorundan indi. Motorlu birliklerin her yeri metal doluydu ve bu muhafızın kendisine metal detektörü tutması komiğine gitmişti. Adamın elleriyle kendisine yönelttiği detektörü iki parmağı ile tuttu. Kolayca yaşlı adamın ellerinden çekip aldı ve muhafıza kocaman bir gülümseme bahşetti. Onunla birlikte tüm birlik de gülmeye başlamıştı.

‘Sakin ol muhafız aramızda robot filan yok.’ Dedi. Endişeli görünen yaşlı muhafız bir anda gözle görülür bir şekilde rahatladı ve kapının yanındaki küçük kulübesine geçip oturmaya devam etti.

Motorlarının kontaklarını kapatan ekip onları elleri ile yürütmeye başladı. Kulaklarındaki devamlı gürültü bir anda uzaklaşınca iki çocuk da huzur doldu. Geçidin hemen arkasında büyük bir şahin heykeli vardı ve bu heykelin her yanında ışıltılı tabelalarla donatılmış evler görülüyordu. Etrafa o kadar dikkat kesilmişlerdi ki kalabalık meydanda önlerine bakmayı unutmuşlardı. Nisroc, başı kapşonu ile örtülü bir adama tosladı ve hemen özür dileyerek adamın düşürdüğü ufak çantasını ona geri uzattı. Adam sorun olmadığını belli edercesine elini hafifçe çocuğun omzuna koydu ve yoluna devam etti.

Meydanın hemen sol tarafındaki küçük bir yıkıntının arkasında Harley ayaklarını devrilmiş sandalyeye uzatmış, içinden sıcak dumanlar tüten bir içecekle onları selamladı. Elindeki sıcak içeceği gürültülü bir şekilde içerken bir yandan da kaplumbağalar ve solucanlarla ilgili bir şeyler homurdanıyordu. Nicroc ve Dina’nın motorlu birliklerle yolculuğu iki saat kadar sürmüştü. Harley ise uzun zamandır orda olduğunu her hali ile belli ediyordu. Tim bu görüntüye alışmış gibi gülümsedi ve çocukları Harley’in hemen yanında duran sandalyelere doğru nazikçe dürtükledi. Bu sırada şahin heykelinin hemen yanına uzun bir direğe tutturulmuş megafondan sesler yükselmeye başladı.

‘Günaydın, sınır boyu sakinleri. Bugün yine güzel bir gün bizleri bekliyor. Hava sıcaklığı her zamanki gibi yirmi derece civarında olacak. Radyasyon oranında ise bir değişiklik yok. Her neyse bunları zaten kim takar! Şimdi yayınımıza Nomad isimli parça ile devam ediyoruz.’

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır Bölüm III

Posted by Malkavian On 27 Şubat 2012 Pazartesi 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır
Bölüm III

Gözlerini, sessizliği bölen gürültüyle hafifçe araladı. Zamanın farkında değildi. Ne zamandır burada oturduğunu ve ne kadar süredir düşüncelere dalıp kendini dünyadan soyutladığını bilmiyordu. Zaten yeryüzünde ilgisini çekecek bir şey kalmamıştı. Dünya, bir zamanlar üzerinde yaşamış uygarlıkların yıkık dökük binaları ve çarpıtılmış teknolojileri ile süslenmiş, beton ve demir yığınından başka bir şey değildi artık onun gözünde. Eski günleri düşünüp derin bir iç çekti.

Uzun zaman hareketsiz kaldığını vurgularcasına, ayağa kalkarken kütürdeyen dizlerinin ve bileklerinin oluşturduğu senfoniye, bir de ellerini ekledi ve birleştirdiği parmaklarının arasından çıkan küçük çıtırtıları keyifle dinledi. On katlı beton binanın çatı katından, onu uyandıran gürültüye kulak verdi. Ses gittikçe yaklaşıyordu. Kirden renginin griye döndüğü açıkça belli olan, eski kesim, kolları bol gömleğinin üzerine giydiği koyu kırmızı, arkası iki parça halinde hafifçe uzayan ceketinin omuzlarındaki tozları sildi.

Durduğu bina ve diğer yarı devrilmiş binaların ortasında artık işlevini yitirmiş büyük bir havuz ve etrafında onu çevreleyen yıkık dökük banklar vardı. Meditasyonunu bölen mekanik seslerin sahibi olan iki robot ellerinde tuttukları ağır silahlarla etrafı aramaya koyuldular ve bir süre sonra vazgeçip sesin gücünü arttıran ufak bir cihazı aktif hale getirerek konuşmaya başladılar.

‘Dışlanmışlar bu bölgeye giriş izniniz yok. Hemen Beşinci Bölgeyi terk edin.’





Mekanik sesin şiddetiyle, zaten yıkık olan binaların bazılarından moloz yığınları döküldü. Yeterince beklediğine kanaat getirdi ve kendini onuncu kattan aşağı bıraktı. Düşerken ağzında kızgın bir fısıltıya dönüşmüş tek bir cümle yankılandı.

‘Beşinci bölgeymiş!’ Lincoln Parkı yıllarca yuvası olmuştu ve bu yüzden büyük savaştan sonra bile burayı terk etmemişti. Kendi türü gibi savaşmamıştı ama kaçmamıştı da. Sadece yıkık dökük de olsa yuvasında kalmıştı.

Yere sertçe ayaklarının üzerine indi ve kafasının üzerinden sessizce geçen, susturucu takılmış silahların mermilerinden takla atarak uzaklaştı. Taştan oyulma büyük bir heykelin arkasına saklandı. Tam anlamı ile hareketsizdi ve bu robotların kafasını karıştırmıştı. Eski filmler aklına geldi ve gülümsedi. Hiçbir şey tahmin edilen gibi olmamıştı. Karşısındaki robotlar gibi. Hepsi birer kördü. Karşısındakileri termal kameralarla tespit edip görüntü oluşturuyor ya da hareketleri algılayıp işlem merkezlerine yolluyor ve bu sayede bir imaj oluşturuyorlardı.

Gülümsedi ve kendi kendine söylendi. ‘Bakalım işlemcileriniz mi hızlı, ben mi kablo kafalar!’

Fısıldaması ile birlikte anında sığındığı heykel, mermi yağmuruna tutulmaya başladı ama o çoktan harekete geçmişti. İnanılmaz bir hızla koştu ve bir yay çizerek hala heykele ateş etmekte olan robotlara yaklaştı. Bir ayağını devrilmiş bir binanın yan duvarına attı ve oradan aldığı güç ile sıçradı. Havada rakiplerine yaklaşırken belinde duran eski moda denizci kılıcının işlemeli kabzasını yakaladı ve üzerine sonradan eklenmiş düğmeye dokundu. Elektrik akımı ile dolup taşan ve mavi akımlar saçan silahı ile tek hamlede iki robotun da kafasını metal vücutlarından ayırdı. Vakit kaybetmeden silah tutan ellerini de kesti. Kılıç tiz bir çınlamadan başka hiçbir ses çıkarmadan onları birer un çuvalıymış gibi rahatça parçalarına ayırırken ustaca işini yapıyordu. Bir yandan da duyduğu diğer kıpırtı seslerine baktı. Devrilmiş ve dik duran başka bir binaya dayanmış iki binanın arasında kalan küçük bir üçgenden görüş alanına girmiş olan iki çocuğa bakakaldı. Çocuklar hareket ettiler ve sadece küçük kız görüş açısında kaldı. Birileri ile konuşuyor gibiydi. Durduğu bu uzak mesafeden bile kızın içinde, çağlayanlar gibi coşkuyla atan kalbini ve damarlarına pompaladığı o zehirli kimyasalları hissedebiliyordu. Kız bir dışlanmıştı ama yine de onda garip bir şeyler vardı. Bunu tüm benliği ile hissediyordu. Kılıcını cebinden çıkardığı dantel işlemeli bir mendil ile yağlarından arındırdı ve sessizce kınına geri taktı. Boynunu iki yana sertçe hareket ettirerek kütletti ve sessizce ilerlemeye başladı.

Saniyeler içinde çocukların ve önlerinde duran sırık gibi adamın konuşmalarını duyabileceği yan binalardan birinin penceresinde belirmişti. Uzun boylu adam iyice gerinerek elini ceketinin armasına götürüp adının Harley olduğunu söylüyordu.

Kendine hakim olmadı ve gülümsedi. Kıvrılan ağzından kimsenin duyamayacağı bir şekilde fısıldadı. ‘Gerizekalı!’

Gülümsemeye devam ederken gözüne kız çocuğu ve ondan biraz daha büyük gösteren çocuk takıldı. Elini yukarı doğru kıvrılmış ağzının kenarında gezdirdi ve derin düşüncelere daldı. Bu ikili gerçekten de çok garipti. Daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.

Eh… Artık bu dünyada ilgisini çeken bir şeyler bulmuştu…

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır
Bölüm II




Nisroc içinden lanet okudu ve vakit kaybetmeden kardeşine, kendisini takip etmesini işaret etti. Sesleri çok önceden fark edip zamanında saklanmışlardı. Nasıl olup da fark edildiklerine bir türlü anlam veremiyordu. Çadır bezinin altından çıktılar ve beraber hızla merdivenleri inmeye başladılar. Daha iki kat anca inmişlerdi ki Dina koşmayı bıraktı. Binanın dışa bakan duvarındaki büyük, kenarları siyah islerle kaplı delikten dışarıya bakıyordu. Nisroc tam kardeşine kızmak üzereydi ki, kendilerine doğru muazzam bir hızla ilerleyen toz bulutunu fark etti. Dina’yı kolundan yakaladı ve merdivenleri inmeye devam ettiler. Binaya doğru gelen şeyin, ne olduğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Tek bildiği, olabildiğince hızlı bir şekilde Beşinci Bölgeyi terk etmeleri gerektiğiydi.

Binanın yıkık dökük arka kapısından dışarı çıktıklarında karşılarında duran ince, uzun boylu, her yeri derin siyah yağ izleri ile kaplı, eski moda pilot gözlüğü takmış adama bakakaldılar. Kirden koyu laciverte dönmüş pantolonunun üstüne giydiği deri ceketinin göğüs kısmında ‘Harley’ yazıyordu ve ceketinin içine hiçbir şey giymemişti.

Elini turuncu yazılı armanın üzerine götürerek gerindi ve kendini beğenmiş bir tonda konuşmaya başladı.

‘Ben Harley, motorlu birliklerin kumandanı. Siz iki ufaklık bize bahsedilen misafirler misiniz?’

Nisroc ne diyeceğini bilemiyordu. Şu an tek yapmak istediği bu bölgeyi ve arkasındaki tehlikeyi bir an önce geride bırakmaktı. Adama dönüp konuşmadan başını salladı. Bunu yaparken kardeşi de sıska adamın arkasını görmeye çalışarak tek ayağının üzerinde olabildiğince yana eğilmişti. Şu halleri ile el ele tutuşmuş akrobasi hareketi yapan palyaçolara benzediklerine emindi Nisroc. Kardeşinin dengesini bozarak onu kendine çekti ve soran gözlerle Dina’ya baktı.

Dina, karşılarındaki adama baktı ve her an muzip bir şey yapabilecek bir çocuk gibi gülümsedi. ‘Demek sen motorlu birliklerin kumandanısın?’

Adam çenesini yukarı kaldırıp bir elini alnına götürdü ve sert bir selam verdi. ‘Ta kendisi!’ dedi.

Nisroc kardeşinin kast ettiği şeyi anlamıştı. İçinde yeni uyanan bir şüphe duygusu ile ellerini göğsünde birleştirdi. ‘Madem öyle motorun nerde? Ya da kumanda ettiğin şu adamların?’

Kardeşi de Nisroc’un taklidini yaparak ellerini göğsünde birleştirdi ve karşısındaki adama kötücül bakışlar göndermeye başladı. Tabi küçük bir kız çocuğu ne kadar kötücül olabilirse…

Harley sorulara aldırmadı ve aynı kendini beğenmiş tonda devam etti. ‘Hah! O kaplumbağa yavruları bana ancak rüyalarında yetişirler. Ben bir koşucuyum evlat ve onların o aptal metal yığınları ile yaptıkları şey hızlı gitmekse, ben ışınlanıyorum! Birazdan burada olurlar. Hem durun bakalım. Siz ikiniz hiç Dışlanmışa benzemiyorsunuz?’

Nisroc ellerini çözdü ve kafası sorunun ağırlığı ile hafifçe önüne eğildi. Kardeşi de aynılarını yaptı. ‘Çok güzel’ diye düşündü Nisroc. ‘Şimdi de beni taklit etme oyununa başladı.’ Bir kez olsun kardeşinin ciddi olaylar karşısında normal olan tepkiler vermesini ne kadar da isterdi.

Harley cevap beklemeden hızla ellerini Nisroc’un omuzlarına koydu ve onu etrafında döndürdü. Ensesini ve omuzlarını incelemek için üzerindeki tişörtü iyice sündürdü ve kendinden emin olunca bir iki adım geriledi.

‘Siz dışlanmış filan değilsiniz!’ Suratını birden ekşitti ve onlara acıyan bir ifade ile baktı. ‘Yoksa siz şu Diğerleri’nin kölelerinden misiniz? Sizi zavallı yavrucaklar. Efendiniz buralarda mı? O ahlaksıza ağzının payını vermek için neler vermezdim!’ bir elini yumruk yaptı ve diğer avucuna sertçe vurdu.

Nisroc iki elini de kaldırdı ve ‘ Hayır, hayır bizi yanlış anladın. Biz merkez sığınaktan geliyoruz. Şimdiye kadar hep orada yaşadık. Bir gün annemi ve babamı görevliler götürdü ve ertesi gün bizi apar topar sığınaktan dışarı attılar. Ömür boyu sürgün edildik anlıyor musun? ‘ Dina’nın omzu açık elbisesinden görünen sağ omzunu işaret etti ve ufak bir çizgi halindeki yara izini gösterdi. ‘ Lanet olası teneke yığını, onu damgalayacaktı… ve ben…’ Kafası iyice önüne düştü.

‘Sen de o kablo kafalıya dersini verdin ha! Evlat şimdiden gözüme girdin. İkiniz de işaretlenmediğinizi mi söylüyorsunuz şimdi? Bu mükemmel! Kaptan sizi gördüğüne çok sevinecek!’ Harley cümlesini yeni tamamlamıştı ki arkasından gürültülü motor sesleri duyuldu.  Nisroc’un sırtına yatıştırıcı bir tokat attıktan sonra, büyük toz bulutunun arasından güçlükle seçilen iri yarı adamların kullandığı motor bisikletlerin yanına doğru seğirtti. Çocuklardan ikisini de sağ kolu olarak tanıttığı sarışın, iri yarı ve gözlerinden birine korsan bandanası bağlamış adamın arkasına yerleştirdi.

‘Motorlu birlikler! Ana üsse dönüyoruz! İskele Alabanda!’

Hızla ilerleyen araçların önünden adeta ışınlanarak uzaklaşan Harley’e inanmazlık içinde bakıyorlardı.  Nisroc kardeşinin minik parmaklarının omzuna birkaç kere dokunduğunu hissetti ve bunun üzerine kafasını aracın el verdiğince döndürerek kardeşine baktı.

‘Sanırım doğru söylüyor.’

‘Kim doğru söylüyor Dina?’ Sesi rüzgar ile kesilip duruyordu.

Kardeşi bindikleri motorun tam önünde kalan metal kabartmayı gösterdi.

‘Bütün araçlarda Harley’in ismi var. Sanırım önemli biri. Belki de dışlanmışların başkanıdır.’ Gözleri bu fikirle birlikte heyecanla parladı.

Nisroc, yalancılıkla suçladığı adamın isminin metal harflerle tüm motorlara kazılı olduğunu öğrenince yüzünde inanılmaz bir ifade belirdi. Harfleri tersten de olsa dikkatle okudu. Artık dışlanmışların başkanının soy ismini de biliyordu.

‘Harley Davidson.’

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Posted by Malkavian On 24 Ocak 2012 Salı 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır
Bölüm I




Her zaman olduğu gibi hava kapalı ve boğucuydu. Nisroc elinde tuttuğu küçük çakı ile yaklaşık yarım saattir koyu gri yer yer küllerle kaplanmış toprağa bir şeyler çizmeye çalışıyordu. Her seferinde ufacık bir yanlış yapıp tekrardan toprağı elinin tersi ile düzeltip, çizimine devam etmekten artık sıkılmıştı. Üçüncü yanlış çizimden hemen sonra alnından düşen ve gözlerini kapatan açık kızıl saçlarını kuvvetle üfleyerek hem sıkıntısını hem de yoluna çıkan saçlarını uzaklaştırmaya çalıştı.

En sonunda pes edip küçük çakıyı önündeki toprağa fırlattı. Gözleri hemen yanına çömelmiş kardeşine doğru kaydı. Kız kardeşi Nisroc’tan en fazla bu kadar farklı olabilirdi. Durduğu yerde gözlerini kapatmış, pilleri çoktan tükenmiş ve bir daha çalışma umudu olmayan mp3 çalarının kulaklıklarını takmış, yüzünde hoş bir gülümseme ile bir şeyler mırıldanıyordu. Elinde Nisroc’un hangi cehennemden bulduğunu tahmin bile edemediği boş bir kola kutusu vardı. Arada sırada mırıldanmalarını kesip gözlerini açmadan boş kola kutusunu ağzına götürüyor ve hemen ardından kana kana içmiş gibi nefesini verip ağzını elinin tersi ile siliyordu.

‘Kes şunu Dina!’ diye keskince fısıldadı Nisroc.

Dina gözlerini yavaşça bir uykudan uyanırmışcasına araladı ve ellerini iki yana açabildiği kadar uzatarak gerindi. Abisinin ona kızmasına alışıktı. Aslında ona değil, içinde bulundukları duruma kızdığını biliyordu. Bu yüzden sesindeki keskin tona aldırmadan abisine gülümsedi.

‘Neyi?’ dedi en sonunda muzur bir tonda.

‘Her ne yapıyorsan onu. Mutlu olmak için hiçbir sebebimiz yok görmüyor musun?’ Nisroc daha konuşurken savunduğu şeyin yersiz olduğunu anlamıştı ve kardeşinin yaşam veren gülümsemesi devam ederken cümlesinin sonu zor duyulan bir mırıltı gibi çıkmıştı.

‘Geçen gün Dördüncü Bölge yakınlarında devrilmiş bir reklam panosunda gördüm. Kadın aynı demin yaptığım gibi kutuyu ağzına götürüp gülümsüyordu.’

Nisroc kardeşine olan sahte sitemini bir anda kaybetmişti.

‘Ah Dina… Üzgünüm.’

‘Üzülmesi gereken sen değilsin.’ Diye teselli etti abisini Dina ve gözlerinde yeni yeni çakan bir merak pırıltısı ile konuşmasına devam etti. ‘Acaba tadı nasıl bir şeydi?’

Nisroc, Dina’nın son cümlesini duymamıştı bile. Çok uzaklardan gelen bir tangırtıya kilitlenmişti. Emin olmak için bir iki saniye daha odaklandı ve ardından hemen harekete geçti. Kardeşinin kolundan sertçe tuttu ve diğer elini ağzına götürerek sessiz olmasını işaret etti. Hızla yıkık binanın yer yer çökmüş merdivenlerinden yukarı doğru çıkmaya başladılar. Birikmiş moloz yığınlarını dökmemeye uğraşıyorlar aynı zamanda da yıkık dökük merdivenlerden düşmeden yollarına devam ediyorlardı. Binanın en üstüne gelince Nisroc’un iki gün önce buraları keşfe geldiğinde oraya koyduğu çadır bezinin altına girdiler ve üstlerini kapattılar. Nefes nefese kalmışlardı ve Nisroc’un kulağına çalınan tangırtılar giderek yaklaşıyordu.

Nisroc kendinden emin bir gülümseme ile kardeşine baktı. Tehlikeyi zamanında fark etmişlerdi ve şu anda güvendelerdi. Bir iki dakika içinde tehlike yanlarından geçip gidecekti.

Dışarıdan gelen yüksek mekanik sesle ikisi de irkildi.

‘Dışlanmışlar, bu bölgeye giriş izniniz yok. Hemen Beşinci Bölgeyi terk edin.’

Kılıç

Posted by Malkavian On 13 Ocak 2012 Cuma 1 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kılıç
Bölüm I







Kendimi bildim bileli hep dünyayı gezdim. Ne bir derdim ne de tasam vardı. İçimdeki o kıpır kıpır enerji ile kural tanımaz nehirlerde serbestçe dolaşıyordum. İhtiyacım olan belki de her şey yanı başımdaydı zaten. Annem, babam ve kardeşlerim hep beraber lav denizinin o asi fokurtuları arasında dünyayı geziyorduk. Yer yer siyahın en koyu tonuna çalan devasa granit taşların arasından akan kan kırmızı magma nehri dünyayı yüzyıllardır, belki de binlerce yıldır hiç yorulmadan dolaşıyordu. Ben de onunla birlikte yol alıyordum tabiî ki. Her attığımız turda nehrin geçtiği yol daha da değişiyordu. Bazen derinlere dalıp turuncu ve göz alan sıcacık lavlara dalıyorduk. Bazen de yeryüzüne daha yakın küçük akıntılarda serinliyorduk. Hayat çok güzeldi anlayacağınız. Taa ki ben o aptalca kararı verip her zaman gittiğimiz döngüden vazgeçene kadar.

Yeryüzüne yakın bir akıntıda ilerliyorduk ve önümüzde bir yol ayrımı belirdi. Binlerce yıldır aynı yolda devam eden yolculuğum, artık canımı sıkmıştı ve yeni yerler görme çabası ile bu sefer sağdan değil de akıntının daha az olduğu soldaki yoldan gitmiştim. İlerledikçe akıntı azaldı ve hava iyice soğudu. İçime bir ürperti yayıldı. Burası gerçekten de bana bahsettikleri kadar korkunçtu. Taşlar siyah renklerini yavaş yavaş çirkin bir koyu kahverengiye bırakmıştı. Tanrım ne kadar berbat bir görüntüydü. İki kenarda katman katman donmuş magmanın oluşturduğu siyah bir şerit sanki gerçek dünyadan bu lav akıntısını ayırıyor gibiydi. O enerji ile dolup taşan nefretle fokurdayan görkemli nehre ve lav çağlayanlarına ne olmuştu? Soğuktan donmuş ve katılaşmışlardı resmen. Korkudan mı, yoksa giderek yüzeye daha çok yaklaştığımdan mı bilmem içimdeki ürperti giderek arttı. ‘Lanet olsun!’ diye söylendim kendi kendime. Ya bu nehir bir yere çıkmıyorsa? Ya benim sonum da kararmış lavlar gibi donarak yitmek olursa?

Korktuğum gibi de oldu. Lav nehri sonunda iyice yavaşlayıp küçük bir magma göletine döküldü. Soğuk giderek arttı. İçimin ürpertisi ise bir gün bile azalmadı. Özümün yavaş yavaş donduğunu hissedebiliyordum ama bu konuda bir şey yapamıyordum. Beni sıcak tutan lavlar da soğuğa teslim olarak, kararmaya başlamıştı sonunda. Suçlu onlar değil. Sonuçta ellerinden geleni yaptılar beni sıcak tutmak için… Birkaç yüzyıl orada hapis kalmış olmalıyım. Yavaş yavaş donmak ve bu konuda hiçbir şey yapamamak nasıldır bilir misiniz?

Dondurucu soğuğun içinde büyük bir acı çeken benliğim, sonsuz bir hasretle yanıp tutuşuyordu. Sıcak yuvama bir gün geri döneceğime emindim. Bu umudu içimde korumalıydım. Yoksa nasıl devam edebilirdim ki?

Birkaç yüzyıl o göletin içinde, etrafımda katılaşmış lavların oluşturduğu büyük bir örtünün altında uyudum. Taa ki o inanılmaz gürültüyü işitene dek. ‘Tak… Tak... Tak…’ Etrafımda katılaşmış ve artık granit gibi sertleşmiş siyah örtü titredi. Sert bir cisim bana çarptı. Sonra tekrar çarptı. Eh benim kadar sert olamazdı. Ben en asil metallerin soyundan geliyordum ve donup kalmıştım burada resmen. Hem de yüzyıllarca. Durdu ve sonra ben çırılçıplak kalana kadar etrafımdaki örtüye defalarca darbeler indirdi.

----0----


Tanrım! Bu ne kadar da çirkin bir yaratıktı böyle. Kısa boylu. Her tarafından kıllar fışkıran, kaya kadar sert uzuvları olan bir yaratıktı. Beni aldı ve ufak bir ateş parçasının yanına gelene kadar inceledi. Yüzyıllar sonra gelen bu sıcaklık içimi ısıttı. Küçük de olsa ateşe tekrar bu kadar yakın olmak ne kadar da güzel bir histi!

Hızla küçük bir tünelden geçtik. Lanet olsun! Bunca yüzyıl donarak yaşadıktan sonra bundan daha büyük bir soğuk olamayacağını düşünüyordum. Yanılmışım… Özlemi ile yanıp tutuştuğum lav denizinden giderek uzaklaşıyordum. Ailemin ve arkadaşlarımın hep korku ile bahsettiği yeryüzü dünyasına doğru ilerliyordum. Birkaç saat sonra çirkin yaratığın sırtındaki çantada yaptığım yolculuk nihayetine erdiğinde içime nasıl bir korku işlediğini sizlere anlatamam. Fakat bu bile içeriye girdiğimde düştüğüm şokun yanında az kalırdı emin olun.

Benim gibiler için bir mezarlık olsaydı kesinlikle buraya benzerdi. Akrabalarım, yanında dolaştığım bütün metaller soğuktan donmuş, bilinçlerini kaybetmiş şekilde sağa sola dağılmışlardı. Lav denizlerinin fokurtuları arasında neşe ile bir o yana bir bu yana koşturan metallerden çirkin ve soğuk vazolar, çiviler, tencereler, zincirler yapmışlardı.
----0----



Garin oğlu Uldin, heyecanla titreyen elleri arasında duran hayatında gördüğü en parlak metali şömine ışığının boğuk ışığına doğru tuttu. Babası Garin gibi uzun boylu ve yapılıydı. Omzuna dökülen siyah saçları, yakışıklı ve akılda kalan yüzü ile kralların soyundan geldiği ortadaydı. Metalin pürüzsüz ve kaygan yüzeyinden yansıyan ışığın belki de onlarca katı Uldin’in krallıktaki birçok kızın gönlünü çalan gözlerinden etrafa saçılıyordu. Babası lanet olasıca bir suikastçi tarafından, yatağında bıçaklanarak öldürüleli beş gün olmamıştı bile. Onun onurunu korumak adına beş gün önce en derin madenlere tek başına yolculuğa çıkmıştı. Kendisine can yoldaşını bulmak için. Çünkü Garin oğlu Uldin çok iyi biliyordu ki suikastçiyi yollayanların hepsi tek tek kanlar içinde hayat veren toprağın üzerinde hareketsizce yatana kadar, babası yattığı yerde huzur bulamayacaktı.

Can yoldaşını yapacağı metali kimsenin gitmeyi göze alamadığı, sürekli çökme tehlikesi olan bir madenin en alt katmanında bulmuştu. Onu ellerine alıp mum ışığına ilk tuttuğunda ne kadar değerli bir keşif yaptığını biliyordu. Heyecanla ağır metali sırtına atıp demirci atölyesine gelmişti. Burası onun mabedi gibiydi. Yaptığı en güzel eserler buradaydı. İnce işçiliklerle süslenmiş vazolar, tablolar, kenarlıklar, kalkanlar ve hatta krallığının arması her bir halkasına oyulmuş zincirler bile vardı atölyesinde. Uldin ülkenin en hünerli demircisiydi ve şimdi toprağın belki de yüzlerce metre altında bulduğu bu inanılmaz güzellikteki parlak dostunu krallığın sembolü haline getirecekti.

 Hemen ocağın başına geçti ve ateşi canlandırdı. Madenlerde geçirdiği beş gün ve ocağı canlandırdığı birkaç saatlik yoğun uğraş sonucunda baştan aşağı her yeri is ve kömür karası olmuştu. Aldırmadan işine devam etti. Ocağa hiç bu kadar odun atmamıştı, hiç kömür stoğunun neredeyse yarısını ocağa boşaltıp sonra da onları körüklememişti. Ocağı da, bu sanatını icra ettiği yer gibi kendisi bizzat yapmıştı. Fakat Uldin bile bu kadar sıcağa dayanıp dayanmayacağını bilmiyordu. Metali eline ilk aldığında içinde bir şeyler kıpırdanmıştı. Biliyordu… Hatta emindi. Bu metali normal bir sıcaklıkta eritip işleyemezdi. Sonunda sıcaklık dayanılmaz olduğunda, ateş maşası bile yer yer sıcaktan eğri büğrü olmaya başladığında, Uldin tüm ihtişamı ile güçlü kollarına aldığı parlak metali ocağın içine sürdü. Çıkan turuncu alevler arasında gözünü kısarak beklemekten başka bir şey yapamıyordu.

Makul bir süre bekledikten sonra kan ter içinde kalmış kaslı kolları ile metali geri çektiğinde gördüğü manzara karşısında hayrete düştü. Metal birazcık yumuşamıştı o kadar. Normal bir demiri eritip buhara dönüştürecek sıcaklık karşısında boyun eğmemişti bile. Uldin’in çatık kaşlarının arasından damlayan ter ve is karışımı çamur ince bir mizah anlayışı ile gülümseyen ağzının kenarından süzüldü. Tam aradığı şeyi bulmuştu. Boyun eğmez, sağlam, ulaşılması güç ve inatçı. Metali tekrar ateşe sürükledi ve körüğün başına geçti. Yorgun kolları ile hiç durmadan saatlerce körükledi ateşi. Sadece ocağa daha fazla kömür atmak için ara verdiği işine inat ve kararlılıkla devam etti. Ocağın her yerinden ve özellikle baca kısmından garip sesler geliyordu. Artık sınıra gelmişti. Daha fazla zorlarsa ocağı patlatacaktı. Elleri artık yorgunluktan titremeye başlamışken, inatla ocağa yöneldi ve inanılmaz sıcağa aldırmadan elinde tuttuğu maşayı uzatıp metali sabırsızca geri çekti. Gözlerinde heyecan ve baş koyduğu işi başarmanın verdiği ihtişamlı bir ışıltı vardı.

Sabırsızca koyu turuncu parlayan metali dövüp sanatını icra edeceği yere getirdi. Daha önce hiç kullanmadığı özel çekicini eline aldı. O anda tüm yorgunluğunu unuttu. Sevgisi, hırsı, yorgunluğu, inatçılığı ve tüm sadakati ile metale şekil verdi. Üç gün ocağın başında kaldı Garin oğlu Uldin. Üç gün boyunca sıcakla boğuşmak adına içtiği su dışında ağzına bir şey götürmedi. Üç gün boyunca demirci ocağından havaya yoğun siyah dumanlar saçıldı. Krallıktaki tüccarlar, soylular, şövalyeler hatta dilenciler bile Uldin’in ne yaptığını merak ediyordu. Fakat kralın danışmanları bile bu kutsal anında Uldin’i rahatsız etme riskini göze alamıyorlardı.

----0----

Kimim Ben? -Son Bölüm-

Posted by Malkavian On 21 Şubat 2011 Pazartesi 1 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Son Bölüm


Çok iyi hatırlıyorum. Milattan Önce 40 yılında Büyük Roma Krallığı kıtanın dört bir yanındaki fetihlerden sonra yorgun düşmüş hasta bir adam gibiydi. Sınırları bütün Akdeniz kıyılarına yayılmıştı. Fakat ülke içten içe kaynıyordu. Krallık rejimini devirmeye çalışan asiler her yerde boy göstermeye başlamıştı. Bu da yetmiyormuş gibi barbar kabilelerin saldırıları gün geçtikçe artıyordu. Senato adı verilen, gücü halka dağıtmayı vaat eden topluluk söz sahibi olmaya başlamıştı. Roma içten içe zor günler geçiriyordu belki ama sarsılmayan ve kuvvetini yitirmeyen ordusu hala dimdik ayaktaydı. Hatta her zamankinden bile güçlü konumdaydı. Lejyonların başındaki komutanlar sarsılmaz bir otorite ile gittikleri her yerde isyanları bastırıp başarıdan başarıya koşuyorlardı.

Bana verilen emirle yüzyıllardır uygun birini arıyordum ve şimdiye kadar bir sonuç alamamıştım. Fakat karşımda duran IV. Lejyonun komutanı güçlü, çevik ve asi bakışlı genç umut vaat ediyordu. Onu birkaç yıl takip ettim. Daha yirmi beş yaşına yeni basmıştı, fakat şimdiden general olmak için güçlü bir adaydı. İstisnasız bütün adamları ona sevgi ve derinden gelen bir saygı duyuyordu. Bunun nedenini başta anlamamıştım. Ta ki onu savaşta görene kadar… Etrafında savaşanların gürültüsü ve düzensiz tepinmeleri arasında bir kaplan gibi kendinden emin, sessiz ve sakin bekliyordu. Yanına yanaşmaya cesaret edenlerin üzerine bir anda pençelerini indirirken kalın ve gür sesiyle bir yandan krallığının ismini haykırıyordu. Duyguları olmayan ben bile zaman zaman bu savaş çığlığından etkileniyordum. Muharebe alanında tam bir ölüm makinesiydi. Bunun yanında strateji ve alan seçiminde o kadar başarılıydı ki ordusunun kaybetmesi neredeyse imkansızdı.

Bir gün dondurucu sabah soğuğunun, doğan güneşle yeni yeni kırılmaya başladığı erken bir vakitte, Güneyden bir haberci geldi. Habercinin söylediğine göre saksonlar Kuzeyden harekete geçmiş, büyük bir ordu ile sınıra dayanmışlardı. Kral bütün ordularına derhal saksonların ilerleyişini durdurmasını emretmişti. Son gelen haberle birlikte zor şartların sert çizgilerle süslediği yüzünde canlılık veren bir gülümseme oluştu genç komutanın. Kuzey toprakları bir zamanlar yaşadığı yerdi. Karısı ve ailesinin bulunduğu yer... Beş yıldır göremediği tüm tanıdıklarını görebilecekti belki de.

Hızla atına atladı ve bağırarak emirler verdi. Oraya giden ilk Lejyon olmak istiyordu. Gece gündüz yol aldı. Adamları haftalar süren yolculuktan bitkin ve bitap düşmüştü, fakat hiçbiri sesini çıkarmadı. Komutanlarını seviyor ve ona saygı duyuyorlardı. Zaten adamlarının çoğu Kuzey topraklarından geliyordu. Hepsinin yüzünde komutanlarının yüzündeki gülümsemenin birer yansıması vardı.

Ta ki o ana kadar… Gece gündüz dur durak bilmeden sevdiklerinin hasreti ile yol alan bitap düşmüş savaşçılar, eskiden yaşadıkları yerlerin üzerinde tüten kötücül kara bulutlarla karşılaşana kadar hep yüzlerinde gülümseme vardı. Şimdi derinden gelen bir hüzün ve öç alma isteği damarlarında kaynamaya başlamıştı.

Günler süren kanlı savaşlardan sonra IV. Lejyonun neredeyse dört katı büyüklüğündeki sakson ordusu zafer kazandı. Tabi buna ne kadar zafer denebilirse. Ölen her Romalı beraberinde iki rakibini götürmüştü. Büyük ovada son bir kişi kalana kadar savaş devam etti ve o kişi de alanın ortasında etrafı binlerce sakson ile çevriliyken bile kükremesine devam eden genç komutandan başkası değildi.

Hemen havada süzülerek yanına gittim. Dört kişiyle aynı anda dövüşüyordu. Hepsini de yere sermişti ve rakipleri ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Fakat yaraları çok derindi. Bitkinlikle yere devrilmeden hemen önce genç adamı kucakladım ve ovadaki saksonların şaşkın bakışları arasında onu bulutların üzerine taşıdım.

Yaralarından bir damla bile kan gelmeyene kadar bekledim. O kadar inatçı biriydi ki ölmesi günler sürdü. Üç gün sonra şafak vaktinde ruhu bedenini nihayet terk etmeye başlamıştı. Hemen ruhunu yakaladım ve sıkı sıkıya tuttum. Emirlere uyarak hiç bir şey söylemedim. Ona koyu gri, kenarlarında kadim bir lisanda yazılar olan bir cüppe ve sayfaları hiç bitmeyen tozlu bir kitap verdim. Kitabın tozlu sayfalarının yarısı isimlerle doluydu ve diğer yarısı da isimler yazılmak üzere boş bırakılmıştı. Üzerinde güçlü koruma rünleri vardı. Kitabı sadece sahibi açabilirdi ve artık kitap sahibini bulmuştu.

Söylememe izin verilen tek şeyi ona söyledim ve onu orada kendi kaderi ile baş başa bıraktım.

‘Sen artık bir ölüm meleğisin!’


----o----

Tam iki bin yıl önce olan bu olayı daha dün gibi hatırlıyorum. Ben Osgard, baş ulak, dünyada olup biten her şeyi üst kata taşıyan güçlü bir melektim. Kendi elimle ölüm meleği sıfatını verdiğim o genç Romalı keşke bu kadar başarılı olmasaydı diye zaman zaman düşündüğüm olmadı değil. İşini o kadar istekle ve kusursuz yapıyordu ki, daha ilk yüzyılında güçleri iki katına çıkarılmıştı bile. İki bin yıl sadakatle hizmet etti ve benden çok daha fazla güç sahibi oldu.

Nerede bir trafik kazası olsa, nerede bir savaş çıksa, nerede bir veba salgını olsa hep görevinin başındaydı. Kadın ve çocuk kimseye acımadan görevini yapıyordu. Lejyonunun başında sevdiklerine kavuşacağını düşündüğünde yüzünde oluşan sıcak gülümsemesi bir daha hiç kendini göstermedi. Kim bilir belki de kalbi de bedeni ile ölmüştü.

Şimdilerde en güçlü melek konumundaydı ve ondan güçlüsü yoktu. Ben ise son bin yıldır ona özeniyor ve onun güçlerini istiyordum. Sürekli bir açığını aradım ama hiç bu konuda başarılı olamadım. Ben Osgard’dım en güçlü ulak. Hızım ve zekam ile tüm melekler arasında ünüm artmıştı. Ta ki kendi elimle kendimden daha zeki ve çalışkan birini melek yapana kadar… Ama bu durum yakında değişmek üzereydi.

O kadar eksiksiz bir plan yapmıştım ki, neredeyse bir terslik olması imkansızdı. Hemen planımı uygulamaya başladım. Öncelikle yapmam gereken çok tehlikeli bir görev vardı. Ölülerin dünyasına gidip orada takılı kalmış bir ruhu kaçırmalıydım. Korumalara belli etmeden hızla bu diyara girdim ve aradığım ruhu kollarım arasına aldım. Ne olduğunu anlamamıştı bile. Hızla oradan uzaklaştım ve yaşadığımız gökdelenin hemen yanındaki büyük hastaneye yöneldim. Yeni doğan bebeklerden birinin içine ölüler dünyasından beraberimde getirdiğim ruhu yerleştirdim. Yirmi yıl sonra planımı uygulayacaktım ve ilk tohumu ekmiştim bile.

Vakit kaybetmeden ikinci durağıma yöneldim. Büyük büyücülerin katına çıktım ve en yeteneklilerinden biri olan Balthazar ile görüştüm. Ona, bana verilen mesajları yerlerine ulaştıramadığımdan dert yandım. İlgiyle nedenini sordu. Biz ulakların koruma büyülerini kaldırma yeteneğimiz yoktur. Güvenlik amacıyla bu yeti bize verilmemiştir ve bu konuda üsttekinin ne kadar haklı olduğunu da yirmi yıl sonra kanıtlayacaktım zaten. Fakat Balthazar’a dert yanmaya devam ettim. Mesajlarımı ulaştırmam gerekirdi. Ben baş ulaktım. Yine de Atlantis gibi büyü ile korunmuş alanlara mesaj ulaştıramıyordum. Beş yıllık yakınmalarım sonucunda Balthazar nihayet bana koruma kalkanını kaldırmak için gerekli büyüyü öğretti. Onu suçlamıyorum. Hain planımı sezmesi imkansızdı. Bir ulak koruma kalkanını kaldırsa ne olabilirdi ki.

Aradan yıllar geçti. Gökdelenin yanındaki hastanede doğan bebek büyüdü ve serpildi. Sürekli onu takip ettim her adımında yanındaydım. Ben isteyene kadar başına bir şey gelmesini istemiyordum. Efendim, sürekli nereye kaybolup durduğumu soruyordu ve ona her seferinde önemli mesajlar iletmem gerektiğini söylüyordum. Şüpheleniyordu içten içe fakat en nihayetinde onu melek yapan ulağa da saygı duyuyordu.

Yirmi yıl geçmiş ve ben artık her şeyimle planımı uygulamaya hazırdım. Çok yoğun olduğu bir gün efendimin masasının üzerinde duran kitabının yanına gizlice yaklaştım. Balthazar’dan öğrendiğim koruma kalkanı kaldırma büyüsünü yaptım. İnatçı bir kitaptı. Büyüyü ilk seferinde beş kere tekrarlamam gerekti, fakat sonunda istediğime kavuştum. İlk boş sayfaya sabırsızca geldim ve oraya şunları yazdım ‘Carolyn Emett’

Carolyn Emett, sıradan bir insan gibi görünebilir fakat her şeyin anahtarı ondaydı. Kızıl saçları, beyaz teni, çilleri ve umut dolu bakan renkli gözleri ile bir zamanlar Roma ordularına komuta etmiş genç bir savaşçının eşine çok benziyordu. Evet şimdi hain planımın ne kadar kusursuz olduğunu yavaş yavaş anlıyorsunuz sanırım.

Ertesi gün her zamanki gibi kitabını alıp sabah erkenden listesindeki isimleri birer birer son yolculuklarına uğurlamaya çıktı efendim ve ben de bir kenarda planımın nasıl gelişeceğini sabırsızlıkla bekliyordum.

Düşündüğüm gibi oldu. Kalbinin bedeniyle beraber öldürdüğünü sandığım ölüm meleği, karısına bu kadar benzeyen Carolyn’i bir türlü öldürememişti. Hatta ona çarpmak üzere olan otobüsün önünden kurtarmıştı. Bu kesinlikle yasaktı. Yukardakinin işine karışmak büyük bir suçtu.

Her şeyin isteğim gibi gitmesinden duyduğum büyük haz ile Carolyn’in yanına gittim. Hiçbir şeyin eksik kalmasını istemiyordum. Kıza yaşlı bir adam görünümü ile gittim. Daha önce beni defalarca gördüğü için hemen tanıyıp kollarıma atıldı.

‘Büyükbaba seni özlemiştim!’ diyerek sevinçle kollarıma atıldı.

‘Bugün genç bir adamla tanıştın sanırım Carolyn. Onu iyi tanırım. Sevgi dolu ve yardımseverdir. Fakat biraz delidir. Kendini doğaüstü güçleri olan bir çeşit süper kahraman zanneder. Fakat bunun dışında çok iyi birisidir.’

‘Nereden biliyorsun bunu büyükbaba. Daha kimseye söylemedim bile! Bu adamda garip bir şeyler var. Sanki onu bir yerlerden tanıyorum ama bir türlü çıkartamıyorum.’

Gülümsedim ‘Ona iyi davran olur mu kızım.’ Dedim imalı bir tonda.

İşte olmuştu. Hem onu kurtarıp kahraman ve karizmatik görünen, hem de içten içe kırılgan bir noktası olan adama anında âşık olmuştu. Zaten bu onun ruhunda vardı. Onu hep bir yerlerden tanıyor gibi hissetmişti.

İlk seferinden sonra belki de yüzlerce kez gizlice ‘Carolyn Emett’ ismini deftere yazdım. Her seferinde Ölüm Meleği olması gereken kişi tarafından kurtarıldı. Artık planımın son aşamasına gelmiştim. Hızla bir hava limanına uçtum ve akşam en kalabalık seferlerin yapılacağı uçağın motorunu sabote ettim. Yaşlı adam görünümü ile gişeye gittim ve sabote ettiğim uçağın ekonomik sınıfından bir bilet aldım. Vakit kaybetmeden Carolyn’in yanına gittim. Zavallı kız yüzlerce kez ölümle buırun buruna gelmişti ve artık paranoya sınırlarını zorluyordu.

 ‘Büyük annen kalp krizi geçirmiş. Şimdi hastanedeymiş. Sana bilet aldım. Hemen yanına gidip ona yardım eder misin kızım?’

Yüzündeki paranoya verilen üzücü haberle birlikte yerini telaşa bıraktı. Hemen elimden biletleri kaptı ve üstüne ilk gördüğü kıyafetleri geçirerek evden çıktı.

Yüzümde kocaman bir gülümseme ile onun gidişini izledim. Son kez gizlice efendimin kitabının koruma kalkanını kaldırdım. Kendim yazmama gerek bile kalmamıştı o uçaktakilerin çoğunun ismi defterde kendiliğinden belirdi ve içlerinde Carolyn’in ismi de vardı.

Tıkır tıkır işleyen planımı size kısaca anlatayım isterseniz. Detaylarla sizi sıkmak istemem. Hizmetinde olduğum ölüm meleğinin görevini kötüye kullandığını üst katlara bildirdim ve bu akşamki uçak kazasını önleyeceğinden şüphelendiğimi söyledim. İzleyiciler kurulu hemen mesajıma yanıt verdi ve sevgili Romalı komutanımızı incelemeye başladılar. Gün boyu bütün görevlerini eksiksiz yerine getirdi. Hatta on yaşında kalp krizi geçiren çocuğa bile acımadan canını aldı.

Büyük yolcu uçağı havalandı ve havalanmasından beş dakika sonra çin mahallesinin üzerindeyken motoru arıza yaptı. Uçak düşüyordu ve ölüm meleği her talihsiz olayda olduğu gibi yine oradaydı. İsimlere göz gezdirdi ve Carolyn’in ismini gördü. Bir ikilemde kalmıştı. Karısına benzeyen kişiyi kurtarmak bir şeydi, koca bir uçak dolusu insanı kurtarmak ayrı bir şeydi. Hepsinin hayatlarını değiştiremezdi. Buraya kadarmış diye düşündü içinden ve arkasını dönüp uçağın düşmesini bekledi. Son anda ne oldu bilmiyorum ama uçak binalara çarpıp parçalanmadan saniyeler önce fikrini değiştirdi. Fırtına gibi hızla hareket etti ve uçağın bozulan parçasını tamir etti. Uçak yine de bu kadar hızlı toparlanamazdı. Alttan uçağı ittirdi ve geri rotasına soktu. Havada süzülüp uçağın gitmesini izlerken şaşkınlık, pişmanlık ve yorgunluk hissetti. İzleyiciler kurulu yeterince delil görmüştü. Bütün güçlerini o havadayken aldılar ve onu ölümlü olarak bıraktılar. Binalara çarpa çarpa ne olduğunu anlamadan yüzünde garip bir ifade ile düşüşü görülmeye değerdi.

Sonunda başarmıştım! Yolumda duran tek engel, tekrar insan olmuştu ve acınacak halde yağmurla ıslanmış çin mahallesinin ara sokağında kıpırtısız yatıyordu.

Ertesi gün cüppe ve kitap bana teslim edildi ve yeni görevime hemen başladım. Beklenmedik bir misafir dışında her şey yolundaydı.

----o----

En sevdiğim kılığıma bürünmüş, birinci sınıf takım elbiselerim içinde on yedinci yüzyıldan kalma şarap kadehimden yudumlar alıyordum. Gökdelenin camından görünen manzara bir harikaydı. Arkamı dönmeden gelen misafirimle konuşmaya başladım.

‘Şu haline bak. Seni neredeyse tanıyamayacaktım. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorum ama bu kadar berbat kılıkta seni görmeyi beklemiyordum.’ Resmen acınacak haldeydi.Daha arkamı dönmeden söylediğim bu cümleye şaşırmıştı. Kafası oldukça karışıktı.

 ‘Ee günün nasıl geçti?’ diye sordum

‘Eh işte her zamanki gibi… Ya senin günün nasıldı?’ diye kaçamak bir cevap verdi.

‘İnsanları bilirsin. En sevdikleri şeyi almaya geldiğimi öğrendiklerinde her seferinde yaygara kopartmanın bir yolunu buluyorlar.’ Bunu söyleyip düşüncelerini tartmaya çalıştım. Neye dönüştüğünden emin olmalıydım.

‘Haklısın. Hep aynı şeyler. Üzerime bak. Sırılsıklam oldum. Yağmur tüm gün devam etti.’  Dedi sıkkınca. Sesindeki belirsizlik beni deli etmek üzereydi. Normalde ne hissettiğini hemen anlamam gerekirdi.

‘Takımlarımdan birini ödünç verebilirim.’ Diye öneride bulundum.

Başını salladı ve bana yolu göstermem için işaret verdi.

‘Herhangi birini seçebilirsin. Seninmiş gibi rahat et.’ Dedim ve suratındaki şaşkın ifadeyi görünce içten içe gülümsedim.

 ‘Elbiselerimin yerini gösterdiğin için teşekkürler. En sevdiğim takımımı özlemişim.’ Dedi.

‘Bak. Oyun oynamayı bırakalım. Hafızanı kaybettiğini biliyorum ve muhtemelen var gücünle onu geri getirmeye uğraşıyorsun. Fakat bilmen gereken bir şey var. Hafızanı, gücünü ve tüm bunları kendi isteğinle bıraktın.’ Ellerini iki yana açtım ve tüm çatı katını içine alan bir hareket yaptım.

‘Demek bütün bunlardan kendi isteğimle vazgeçtim öyle mi? Peki bunu ne halt etmek için yaptım Osgard?’

O sırada ilham perisi içeri girdi ve arka odalardan birine doğru uçtu. Çıktığında en sevdiği yaşlı adam kılığına bürünmüştü.

‘Bak bunların şu anda içinde bulunduğun durum söz konusu olunca anlamsız geldiğini biliyorum. Fakat bana güvenmelisin. Sana bilmen gereken kadarını anlatacağım ama daha fazlasını bilmen hem senin hem de bütün bunları uğruna feda ettiğin kişinin tekrar tehlikeye girmesine sebep olur.’ Dedim ve teleskopu işaret ettim.

İlgiyle teleskopa baktı ve bir şeyler hatırlamaya başladı. Hemen konuşmaya devam ettim.

‘İnanması zor gelebilir ama sen bir ölüm meleğiydin.’ Üzerimdeki büyüyü kaldırdım ve eski halime döndüm. ‘Bu cüppe ve bu kitap sana aitti. Ta ki sen öldürmen gerekenlerden birine aşık olana kadar. Onun ismi sürekli karşına çıkıp durdu ama sen onu öldürmeyi reddettin. En sonunda bu seni zayıflatmaya başladı. Bir gün zayıfladığında yerine geçecek ölüm meleğinin onu öldüreceğine emin olunca yukarıdaki ile bir anlaşma yaptın. Tüm güçlerini ve tüm varlığını bu kızın hayatına karşılık feda etmeyi teklif ettin. Kurul bunu kabul etti ve işte buradasın. Hafızası kaybolmuş bir insan. Yeniden sevdiği kişiyle yaşam bahşedilmiş biri...  Yerinde olsam daha fazla geçmişi kurcalamazdım ve tekrar bahşedilen yaşamın tüm nimetlerinden yararlanırdım. Karşı bina yirmi üçüncü kat.’

Kafası çok karışıktı ama kızılın bahsinin geçmesi bile onu ikna etmek için yetmişti. Her zaman söylerim en iyi yalan, doğrulara dayandırılandır.

Bana dalgınca teşekkür etti ve karşı binaya doğru yola koyuldu.

‘Dur bir dakika.’ Dedim. En azından bunu ona borçluydum.  Kafasını iki elim arasına aldım ve hafifçe alnına doğru üfledim.

----o----

Bay Osgard’a inanıp inanmamak arasında gidip gelen düşüncelerim karşı apartmanın yirmi üç numaralı kapısı aralanınca uçup gitmişti. Geçmişte ne olursa olsun umurumda bile değildi. Kapıyı ürkek bakışlarla açan kızıl ile bir ömür geçirecektim. Bu bana yeter de artardı bile.

----SON----

Kimim Ben? -Bölüm IV-

Posted by Malkavian On 17 Şubat 2011 Perşembe 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Bölüm IV



Kafam düşüncelerle dolu, yavaş adımlarla alışveriş merkezinden çıktım. Az ileride ana yolun kenarında duran otobüs durağına doğru adımlarımı hızlandırdım. Köşeyi yeni dönüp durağa yaklaşan ve yan tarafında devasa bir diş macunu reklâmı olan ilk otobüse bindim. Biner binmez sanki bana ayırmışlar gibi yabancılık çekmeden soldan üçüncü sıranın cam kenarına oturdum. Kafamı her zaman yaptığım gibi cama dayadım ve manzarayı seyretmeye koyuldum.

Durun bir dakika! Her zamanki gibi kafamı cama mı dayadım?! O lanet Fransızın bilgisayarından aşırdığım adrese nasıl gideceğimi biliyordum ve bunu defalarca yapmıştım. İşte bu keyfimi yerine getirdi. Hafızam bana uzaktan el sallamaya başlamıştı.

Hafızamın yerine geliyor olması güzeldi fakat bu bulmacanın parçalarını bulmak çok uzun zaman alacağa benziyordu. Zira birinci sınıf takım elbiseler içindeki bir züppenin – evet o kişi ben oluyorum- otobüsle sık sık yolculuk etmesi gerçekten ilginçti.

Kafamda bu tezat durumu tartmaya başlamıştım ki otobüs hızla bir başka durağın yanından geçti. Durağın camekan rüzgarlıklarının arasında oturmuş kalın montunu boynuna kadar çekmiş, atkısını sıkıca dolamış yaşlı bir adam vardı. Yaşlı adamın ellerinde ışık, ısı, sevecenlik ve daha birçok şey yayan iki tane alev vardı. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat etrafın siyah beyaza yakın bir renk alması ve sadece adamın elindeki iki ışığın kor renklerinin birer nabız gibi atıp durması fazlaca ilginçti. Kafamı istemsizce tekrar yokladım. Darbeleri aldığım kısımlardaki şişlikler çoktan geçmişti. Biraz hızlı mı iyileşiyordum ne?

Duraktaki yaşlı adam hafifçe oturduğu yerden kalktı ve kendisine yaklaşan yaşlı çifte doğru elinde dünyanın en kıymetli şeyini tutuyormuş gibi yaklaştı. Elindeki alevler titreşti ve yaşlı çifte doğru adeta büyülü bir şekilde havada spiraller çizerek hızla yol aldılar. Alevler yaşlı çifte çarpınca parçalandılar ve kıvılcımlar etrafı havai fişek gösterisine çevirdi. Ağzım bir karış açık olan olayları izliyordum ve boynumu kırmak üzereydim. Zira otobüs tüm bu olaylar olurken hareketine devam etmişti. Otobüs köşeyi döndü ve yaşlı çift görüş alanımın dışına çıktı. Pencereden bakmaya devam ediyordum. Dünya normal rengine geri dönmüştü. Acaba yaşlı çifte ne oldu? Gibisinden bir soru soruyor olmalıydım şu anda kendime. Fakat bunun yerine az önceki sahnenin neden bana tanıdık geldiğini düşünmekle meşguldüm.

Bir sonraki durakta otobüs sert bir fren yaparak durdu. Ayaklarım düşünceli aklımın kontrolünü eline aldı ve beni hızla otobüsün dışına taşıdılar. Defalarca gelmiş olmanın verdiği o tanıdık his ile kendimden emin yoluma devam ettim. Büyük bir gökdelenin önüne gelince içeri girdim. Güvenlik görevlisi yüzüme gülümsedi ve rutin bir selam verdi. Yüzü tanıdıktı. Ama nereden?

Asansöre binip en üst katın düğmesine bastım. Oldukça seri çalışan bir asansördü kırk beş katı saniyeler içinde çıktı ve tiz bir ‘ding’ sesi eşliğinde beni dışarı uğurladı. Çatı katında tek bir kapı vardı. Eh zaten tanıdık gelen de tek bu kapıydı. Ellerimle kapıyı ittirdim ve iki yana açılan büyük kapıların hemen arkasında başlayan kırmızı halıya adımlarımı attım. Geniş pencerenin hemen kenarında muazzam manzarayı izleyen, birinci sınıf takım elbiselerinin içinde, elindeki kaliteli kadehten şarabını yudumlayan adam arkasını bile dönmedi.

‘Şu haline bak. Seni neredeyse tanıyamayacaktım. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorum ama bu kadar berbat kılıkta seni görmeyi beklemiyordum.’

Demek oyun oynamayı seviyordum ve bu birinci sınıf elbiselerin içinde salaş görünüyordum öyle mi? İşte bu ilginçti. Gülümsemekle yetindim ve ekledim; ‘Beni bilirsin…’ lanet olasıca daha arkasını bile dönmemişti.

O da gülümsedi. Beni uzun zamandır tanıdığını her hareketi ile belli ediyordu. Bir şekilde ondan, bende eksik olan bulmacanın parçalarını almalıydım ve bunu yaparken onu şüphelendirmemeliydim.

Hala bana arkası dönüktü ve rahat bir tonda konuşmaya başladı ‘Ee günün nasıl geçti?’

Arkasını dönmesi bende bir güven hissi yarattı. Bu adam büyük bir ihtimalle düşmanım değildi. Yeteneklerim ve hızım söz konusu olunca, bir düşmanın bana arkasını dönmesi onun için pek de iyi olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Sorusuna gelince. Hiç bir şeyden şüphelenmemesini sağlayacak tek bir yanıt vardı.

‘Eh işte her zamanki gibi… Ya senin günün nasıldı?’

‘İnsanları bilirsin. En sevdikleri şeyi almaya geldiğimi öğrendiklerinde her seferinde yaygara kopartmanın bir yolunu buluyorlar.’ sesinde bariz bir şüphecilik vardı. Sanki bu arkası bana dönük adam beni gizlice tartıyordu.

Söylediklerine bakacak olursam artık kesinlikle emin olduğum tek bir şey vardı. Karşımda sert bir kaya gibi duran, kötü bakışlı Bay Osgard gibi ben de bir mafyaydım.

‘Haklısın. Hep aynı şeyler. Üzerime bak. Sırılsıklam oldum. Yağmur tüm gün devam etti.’ Dedim sıkkınca. Hep savunmada kalarak hem daha fazla bilgi edinemeyeceğim açıktı, Hem de karşımdaki bu tehlikeli meslektaşımı şüphelendirmek istemiyordum.

‘Takımlarımdan birini ödünç verebilirim.’ Diye öneride bulundu. Sesinde keskin bir merak tadı alıyordum. Sahi insanların hislerini nasıl bu kadar kesin ve net bir şekilde anlayabiliyordum ki?

Başımı salladım ve yolu göstermesini işaret ettim kibarca. Beni odasına götürürken yüzünde gizlemeyi başaramadığı bir gülümseme vardı ve sesi artık daha kendinden emin çıkıyordu.

‘Herhangi birini seçebilirsin. Seninmiş gibi rahat et.’ Dedi ve giyinmem için odadan çıktı. Odadan çıkarken kendinden emin sesinde neşe çığlıkları vardı.

Dolabı açtım ve dördüncü sırada olduğuna emin olduğum en sevdiğim takımımı üzerime geçirdim ve bunu yapar yapmaz kafamda o sıradan yarışmalarda elenen insanlara çalınan melodi vardı. Osgard beni kendi odama getirmişti ve ben salak gibi ona teşekkür etmiştim. Daha ilk dakikadan zayıflığımı göstermiştim. Eh en azından biraz da olsa dostum gibi görünüyordu.

Dışarı çıktığımda kol düğmelerimi takmakla meşguldüm ve rahat bir tonda ‘Elbiselerimin yerini gösterdiğin için teşekkürler. En sevdiğim takımımı özlemişim.’ Dedim.

Osgard’ın bariz gülümsemesi hafiflese de yüzünde oyalanmaya devam etti. Bana şöyle bir göz gezdirdi.

‘Bak. Oyun oynamayı bırakalım. Hafızanı kaybettiğini biliyorum ve muhtemelen var gücünle onu geri getirmeye uğraşıyorsun. Fakat bilmen gereken bir şey var. Hafızanı, gücünü ve tüm bunları kendi isteğinle bıraktın.’ Ellerini iki yanına açıp tüm çatı katını içine alan bir hareket yaptı.

‘Demek bütün bunlardan kendi isteğimle vazgeçtim öyle mi? Peki bunu ne halt etmek için yaptım Osgard?’

Osgard cevabını vermek için ağzını açmıştı ki açık olan arkadaki pencereden onlarca siyah kuzgun aniden geniş çatı katına girdiler. Koridorlardan heyecanlı kanat çırpışları ile geçip, arkadaki kapısı açık olan odaya doluştular. Saniyeler sonra kapıdan az önce durakta gördüğüm yaşlı adam çıktı. Elinde alevleri yoktu ama o olduğuna emindim.

Osgard sakin ve yatıştırıcı bir ses tonu ile konuşmaya başladı. ‘Bak bunların şu anda içinde bulunduğun durum söz konusu olunca anlamsız geldiğini biliyorum. Fakat bana güvenmelisin. Sana bilmen gereken kadarını anlatacağım ama daha fazlasını bilmen hem senin hem de bütün bunları uğruna feda ettiğin kişinin tekrar tehlikeye girmesine sebep olur.’
Söyledikleri birden ilgimi çekmeye başlamıştı. Sesindeki garip tonun anlamını daha çözememiştim fakat uzun zamandır beklediğim bilgiler sonunda önüme gelmişti. Dikkat kesilip dinledim.

‘Neden bütün bunlardan vazgeçtiğini sormuştun. Kendi gözlerinle görmen daha iyi olacak sanırım. Böylece bana inanırsın.’

Eliyle hemen geniş pencerenin yanıbaşında duran teleskopu gösterdi. Karşıdaki çok katlı binalardan birine doğrultulmuştu. Sabırsızca teleskopa yaklaştım ve izlemeye başladım. Karşımda kızıl uzun saçları çıplak omuzlarına dökülen, beyaz teninin belirli yerleri çillerle kaplı, renkli gözleri dolu dolu ve umutla bakan bir kadın vardı. İki elim ile başımı tuttum. Büyük bir ağrı spazmı ile birlikte beynime kısa süreli anılar dolmaya başlamıştı. Bu anıların çoğunda karşımdaki kızılın hayatını kurtarıyordum. Yolun ortasında dururken, filmlerdeki gibi ona sarılıp beraber yandaki kaldırıma uçuyorduk, yanımızdan hızla bir otobüs geçerken. Bir diğerinde suda boğulurken bir cankurtaran gibi çevik hareketlerle ona doğru yüzüp, kenara taşıyordum. Bir seferinde yediği bir şey boğazına kaçmıştı ve boğazındaki parçayı çıkarıyordum. Arkasından gelen bıçağını çekmiş yankesici ona ulaşmadan tam önce oraya varıp, yankesicinin bıçağı tutan bütün uzuvlarını kırıyordum. Bunun gibi yüzlerce sahne gözümün önünden geçti ve gözlerimi teleskoptan ayırdım. Şaşkınlığımı saklayamadan gözlerim bir karış açık Osgard’a bakmaya başladım.

Aklımda hala son gördüğüm sahne vardı. Yıkık dökük binaların arasında duran kızılın görüntüsü.

DENGE Bölüm IX

Posted by Malkavian On 27 Aralık 2010 Pazartesi 2 Kişi Düşüncesini Belirtti

DENGE
Bölüm IX
Yalanlar



Furian’ın fısıltılı sesi daha kulaklarına ulaşır ulaşmaz Xen’in ayakları aceleyle hareket etti ve Furian’ın az önce kaybolduğu çalılıktan geçerek ileri doğru atıldı. ‘Bu sefer değil.’ diyordu kendi kendine.

Hızla koştu. Eski dostu gözünün önünden ayrıldığından beri ancak saniyeler geçmişti, fakat yine de onu bulmak kolay değildi. Aceleci tavırlarla havadaki izleri inceledi. Yerdeki izleri incelemek anlamsızdı. Furian neredeyse hiç iz bırakmadan yürürdü. Boğuk havadaki ufak titreşimleri takip etti ve dakikalar süren bir takipten sonra ileride aradığı adamın siluetini gördü. ‘Bu sefer cevaplarımı alacağım!’ Dedi Xen inatla.

Furian’ın kulaklarına kadar açılan ağzının kıvrımları görülmeye değerdi. Her zaman tartışmadan kaçınan Xen olurdu ama bu sefer işler değişmişti.

Furian gülümsemesini bastırmayı başaramadı ve ‘Bakalım ne kadar paslanmışsın eski dostum!’ diyebildi. Daimi gülümsemesinin arasından sıktığı dişleri belli oluyordu. Kırmızı güç kıvılcımları saçan ellerini toprağa doğru çevirdi ve eliyle havayı yakalayıp yukarıya kaldırmaya çalışıyormuş gibi bir hareket yaptı.

Toprak sarsıldı ve çatlamaya başladı. Bir anda Xen’in etrafı çatlaklardan yavaşça çıkan iskeletlerle doldu. Toprak dolmuş eklemlerini gıcırdatarak, silahlarını ellerine alan yaratıklar hiç vakit kaybetmeden bir bir Xen’e saldırmaya başladılar.

Tehlikeyi hemen hissedip yanına gelen atının üzerine rahatça atladı. İskeletlerin oluşturduğu ufak güruhun arasında kalan gümüş şövalye kılıcına daha davranmamıştı. Zırhlı omuzlarını hafifçe geriye doğru yuvarlak yaparak açma hareketi yaptı. Kafasını sağa ve sola hızla salladı ve boynunu kütletti. Son olarak iki ellini birbirine geçirerek İskeletlerin hareket etmesi ile oluşan gıcırtılara eşlik etti.

Ölülerin gözleri yoktu ama olsa bile bir şey fark etmezdi. Şövalyenin hareketlerini yakalamanın imkanı yoktu. Xen kılıcını ilk düşmanı ona varmadan saniyeler önce çekmişti. Kılıcın kından çekilme sesi düz ovada yeni yeni yankılanırken önüne ilk gelen üç iskelet kemik yığınları şeklinde yerde yatıyorlardı.

Xen vakit kaybetmeden atını hızlandırdı ve kılıcını iki tarafından sallayarak müthiş bir ölüm dansına başladı. Etrafında onu öldürmek için can atan iskeletler yokmuş gibi Furian’a doğru ilerledi.

‘Paslanmamışsın…’ diye fısıldadı Furian gülümsemesi bir an olsun yüzünden silinmeden. Uzun zamandır kendini zorlayacak bir rakiple dövüşmemişti.

Xen arkasında yirmiye yakın iskelete aldırmadan önündeki adama doğru ilerledi. Furian ile arasında duran iki iskelete doğru atını sürdü. Beyaz atın üzerinden sanki üzerinde zırhlar yokmuş gibi çevik bir hareketle takla atarak yere indi. Rakiplerine bir adım kala aniden durdu. Ayaklarının yerde kayması ile çıkan tozun arasında, iki eliyle tuttuğu kılıcı, etrafında çemberler çizerek döndürmeye başladı. Devinimi giderek hızlanırken oluşan ufak kum fırtınasının arasından ölüm saçan kılıcı bir görünüp bir kayboldu. Son iskeletler de bilinçsiz varlıkları ile bu ölüm saçan döngüye yaklaştılar ve birer birer yere yığıldılar. Etrafına saçılmış kemik yığınlarının üzerinden tam bir takla atarak sıçradı ve Furian’a doğru kılıcını saplamaya çalıştı. Havadayken iki eliyle tuttuğu kılıç yere sertçe saplandı. Furian çoktan geriye doğru bir adım atmıştı bile.

Furian bu diyarlara akıttığı kanlar ile nam salmış kılıcını hızla çekti. Xen de yere saplanan kılıcının ejderha motifleri arasındaki gizli düğmeye dokundu. Çıkan ufak mavi akımlar kollarına titreşimler gönderirken yerden iki kılıcı çekti.

‘Siz çocuklar daha sık dövüşmelisiniz. Yirmi beş yıldır sıkıntıdan patladım resmen.’ dedi Dui daha kıvılcımlar çıkarken.

‘Sanırım onu çok iyi yetiştirdik Dui. Artık bize ihtiyaç duymuyor bile baksana.’ Sui’nin telepatik sesi kulaklarında yankılandı.

‘Sessizlik!’ Xen’in sesi otoriter ve etkileyiciydi. İki kılıçta hemen seslerini kestiler.

Az önce ayaklarını sürüyerek ovadan ayrılan ork ve şövalye birlikleri ilk kılıç çınlamasıyla birlikte sesin geldiği yere doğru yönelmeye başladılar. Sarı toprak tekrar havalandı. Aceleci adımlarla dövüşen iki siluetin olduğu yöne doğru akın akın koşmaya başladılar. Tek bir farkla; İki tarafın da aklında savaşma düşüncesi yoktu.

Psaela ve Seveal’ın şampiyonlarını dövüşürken görmek her ölümlüye nasip olmazdı. Şimdi ise ork ve şövalyelerin oluşturduğu topluluk az önce savaşmayacaklarmış gibi yan yana bu mücadeleyi izliyorlardı. Daha doğrusu izlemeye çalışıyorlardı. Yapılan her on hamlenin ancak ikisini yakalayabiliyorlardı. Geniş ovadaki herkes gözlerini kısmış, suratlarında anlamaya çalışan bir ifade ile izliyordu.

Furian hızla etrafında döndü. Alçaktan ve yukarıdan hızla saldırdı. O kadar karmaşık saldırılar yapıyordu ki karşısındaki Xen’den başkası olsa çoktan birkaç darbe almış olurdu. Furian akıllıca davranarak nefesini toparlayabildiği her anda farklı sayılar söylüyordu. İzleyicilerden hiçbiri buna anlam veremiyordu fakat Xen bunu neden yaptığını çok iyi biliyor ve rakibine bir kez daha saygı duyuyordu. Gümüş şövalyeyi bütün hamleleri saydığını ve sabırla açık beklediğini bilecek kadar iyi tanıyordu.

Furian’ın yerden gelen tekmesinin üzerinden atladı ve anında kafasını eğdi. Az önce orda olmayan bir kılıç başının üzerinden geçerken yere basan ayaklarını serbest bıraktı ve bir takla atarak yana doğru bir hamle yaptı. Furian sol ayağını kılıcın önünden son anda çekti ve çektiği hızla geri indirip kılıcı toprak ile ayağının arasına sıkıştırdı.

‘Dui elektirik!’ dedi Xen sıktığı dişlerinin arasından sağ elindeki kılıç bir anda rakibini çarpıp birinci kalite botları üzerinde delikler açarken.

Furian ayağını irkilerek kılıcın üzerinden çekti ve elinde tuttuğu kılıç ile hızla hamleler yaparak avantajını kaybetmemek adına mücadele etti. Fakat artık çok geçti. O bir saniyeden de az olan tereddüdü sırasında Xen istediği ve beklediği açığı bulmuştu. Sağ elinde tuttuğu Sui ile yaptığı hamle gevşekçe Furian tarafından karşılanır karşılanmaz kılıcını diğer kılıcın etrafından dolandırdı ve gümüş zırlı eliyle Furian’ın suratına okkalı bir yumruk attı.

Furian darbenin etkisi ile üç adım geriledi ve sarsılmış bir şekilde zorla ayakta kalabildi.

‘A-Oo Sağ ayağını geriye attı.’ Dedi Dui sesi endişeli geliyordu.

‘ve belinin üst kısmını da iyice arkaya gerdirdi.’ Diye fikrini belirtti Sui.

‘Evet kılıç fırtınasına hazırlanıyor.’ Dedi Xen dövüşe muazzam bir şekilde odaklanmıştı ve sesinde hiçbir duygudan eser yoktu. Sağ elindeki kılıcı sıkıca tuttu. ‘Dui kalkan!’ diye emir verdi.

‘Her seferinde ben kalkan oluyorum. Artık sıkıldım. Neden Sui hiç kalkan olmuyor ki?’ diye mızmızlandı Dui

Furian sendeleyen sahte görünümünü aniden bıraktı ve birden etrafında dönmeye başladı. Ovada kendilerini izleyenlerin hayret dolu nidaları ile karışan ‘Kılıç Fırtınasından sağ çıkan olmadı.’ Sözleri bir ilahi gibi etraflarında dolaşırken tek bir ses duyuldu.

‘Dui kalkan!’
‘Dui kalkan!’ Xen ve Sui inin sesi aynı anda bağırmıştı.

Furian’ın oluşturduğu kılıç fırtınası inanılmaz bir hız ile Xen’e çarptı.

Gümüş şövalye arkadaşının bu hamlesini çok iyi biliyordu. Dikkatle ayaklarını gözlemlemişti. Furian’ın sağ ayağını destek alıp sol ayağı ile dönmeye başladığını görmüştü. Kılıç fırtınasının tek bir açığı vardı. O da bir kez başladı mı kontrolün tamamen elinizden çıkmasıydı ve böylece saldırılar tek bir taraftan geliyordu.



Son anda kalkana dönüşen Dui’yi sağ tarafına sertçe sapladı ve hemen mükemmel bir denge kurarak tek dizinin üzerine yere eğildi. Sol elindeki Sui’yi de yere saplayarak kılıçtan güç aldı ve boyun eğmez bir kaya kadar sert üzerine gelen fırtınayı karşıladı.

‘Bir dahakine ne durumda olduğumuz umrumda bile değil. İsterse kocaman bir ejder tüm nefretini üzerimize kussun. Ben kalkan olmuyo… Ahh… Hey bu acıttı! Hay bin çölde kaybolasıca…’ Dui’nin sesi çok kısa aralıklarla çınlayan kılıç sesinin arasında boğuldu kaldı.

Xen sabırla kılıç fırtınasının dinmesini bekledi. Furian bütün hırsıyla yaptığı çılgınca saldırıya devam ederken dişlerini sıktı ve dayanmaya çalıştı. Fırtına dakikalar sonra bittiğinde kulağındaki çınlamaya aldırmadan ayağını ileriye doğru uzattı. Kontrolü tamamen elinden kaybetmiş olan Furian uzatılan ayağa sertçe çarptı ve yere kapaklandı. İskeletlerle yaptığı anlamsız gösteri sonrasında böyle büyük bir saldırıya girişmişti umutsuzca ve bu onun gücünü büyük bir ölçüde tüketmişti. Oysa Xen kılıcını sallamak ve savunmaktan başka bir şey yapmamıştı.

Xen hemen Furian üzerinde baskı kurdu ve açıkları bulduğu bütün anlarda rakibine ufak kesikler atmaya başladı. Sonunda bitap düşmüş Furian yere kapaklandığında artık savaşmak için kolunu bile kaldıramayacak durumdaydı.

Xen son tekmeyi de atıp Furian’ı yere serer sermez yanında bitti ve ayağı ile onu yerde tuttu. Kılıcı ile Furian ın kılıcını elinden ittirdi ve dirseği ile boğazına abandı.

‘Sadece bir kere soracağım eski dostum.’ Artık Xen de yorulmuştu ve nefes nefese kalmıştı. ‘Neden Psaela’ya hizmet ediyorsun?’

Furian kana bulanmış dişlerini göstererek gülümsedi. Ağzındaki kanı tükürdü ve derin bir nefes aldı.

‘Seni kurtarmak için aptal!’

‘Beni kurtarmak mı? Ne saçmalıyorsun sen kafana çok mu hızlı vurdum acaba…’

‘Arenada drow ile dövüşünü hatırlıyor musun? Sen öldün Xen ve ben...’

‘Ne arenası? Neler saçmalıyorsun sen?’

Furian kahkahalara boğuldu. ‘Bana inanmıyorsan Seveal’a sor. Seni kurtarmak için kendi ruhumu Psaela’ya feda etmemi öneren oydu dostum.’

‘Sana inanmıyorum!’

Xen sinirden köpürmüştü. Eskiden arkadaşı olan bu adamın yalanları artık canına tak etmişti. Sui yi havaya kaldırdı ve hızla rakibinin boğazına doğru indirdi.

Furian’ın az önce kanlar saçan ağzından dökülen ‘dostum’ kelimesini duymamıştı bile…

Kimim Ben? Bölüm III

Posted by Malkavian On 18 Aralık 2010 Cumartesi 2 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Bölüm III



Taksinin şaşırtıcı derecede rahat koltuğuna sırtımı yaslayıp düşüncelere daldığımdan beri aklımda ‘kim’ ve ‘neden’ kelimelerinin içinde olduğu birçok soru dolanıyordu. Baş ağrıtacak kadar çok bilinmezle aynı anda uğraşmaya çalışıyordum. Bindiğim taksi sert bir frenle büyük bir binanın önünde durdu. Geveze taksi şoförüm sesini kesip de suratıma beklenti içinde bakmaya başlayınca sonunda istediğim yere geldiğimi anladım. Taksimetrede yazan miktarın iki katını ödedim ve adam tekrar konuşmaya başlamadan hemen önce kapıyı kapatıp hızlı adımlarla binaya girdim.

Gördüğüm en büyük alışveriş merkezlerinden biriydi. Hızlı adımlarla merdivenlerden yukarı çıktım ve yaşlı çekik gözlü terzinin bana tarif ettiği mağazaya girdim. Etrafıma hızlı bir bakış attım. Amma kaliteli şeyler satıyorlardı böyle. Doğruca danışma masasına ilerledim ve burun yapısından ve ten renginden burnu havada bir Fransız olduğu çok belli olan adama doğru ilerledim.

‘İyi günler bayım.’

‘İyi günler beyefendi size nasıl yardımcı olabilirim.’ Adamın Fransız aksanı ve siyah jöleli saçları resmen beni tiksindiriyordu.

İşte şimdi söyleyeceklerime çok dikkat etmem gerekiyordu. Ne diyebilirdim ki. Bu ceketi buradan aldım ama kim olduğumu hatırlamıyorum. Bana adresimi verebilir misiniz mi diyecektim. Karşımdakine belli etmeden istediğim bilgiyi almalıydım. Düşün… Düşün…

‘Bu takım elbiseyi buradan aldım ve sanırım fatura adresinde bir karışıklık olmuş. Kayıtlarınızı kontrol etmeniz mümkün mü acaba?’ O da nesi bunları ben mi söylemiştim. Aklım gerçekten hızlı çalışıyordu.

Adam seri numarasını istedi ve ben de ceketimi açmaya bile gerek duymadan ezberimden söyledim ‘198654’ ve sonra fark ettim ki hafızam oldukça iyiydi. Hatta iyi de ne kelime mükemmeldi. Mağazaya girdiğimde en fazla üç saniye kadar etrafıma göz gezdirmeme rağmen şu anda gözümü kapatsam en ince ayrıntısına kadar hangi reyonda ne olduğunu renklerine kadar sayabilirdim. İstemsizce gülümsedim ve şüphelendirmemem gereken görevlinin bana ters bakışlar atmasına sebep oldum. Ne yapabilirim ki hafızasını yeni kaybetmiş birinin bu denli güçlü bir hatırlama yeteneğine sahip olması gülünç değil de neydi?
Kafama kim veya ne vurduysa iyi iş başarmıştı.

Görevli parmaklarını önündeki ekranın hemen altında duran klavyede hızlı hareketlerle gezdirmeyi bıraktı ve kısa süren bir incelemeden sonra bir bana bir ekrana bakmaya başladı.

‘Etikete göz atmamın sakıncası var mı bayım?’ diyen Fransız onayımı beklemeden elleri ile ceketin iç yakasındaki numaraya göz gezdirdi. Sonra tekrardan bilgisayarının başına geçti ve söylene söylene ‘Ama nasıl olur bu çok değerli müşterimiz… Beye ait’

Lanet Fransızlar! Galiba bu yüzden nefret ediyorum hepsinden. Düzgün konuştuklarında bile zar zor anlaşılıyorlar bir de karşımdaki mırıldanarak konuşuyordu. Bana en çok gerekli bilgiyi yutarak söyleyen ağzının ortasına yumruk atmamak için kendimi zor tuttum.

‘Kim dediniz?’ eh denemeye değerdi.

Ağzını açtı ve tam söyleyecekken tekrar kapattı. Lanet olasıca ağzını yuvarlamıştı. ‘O’ ile mi başlıyordu acaba.

‘Belli ki bir yanlış anlaşılma olmuş. Faturamı bahsettiğiniz beyefendiye göndermişsiniz. Bana adresini verirseniz muhasebecimi gönderip faturamı geri aldırabilirim.’ Eh bu durum için fena yalan değildi. İlkini de destekliyordu fakat neden olduğunu bilmesem de nefret ettiğim görevli bu numarayı da yutmadı.

‘Üzgünüm bu bilgiyi sizinle paylaşamam. Fakat bir kimlik ve telefon numarası verirseniz kaydınızı alabilirim.’

Hiç yararı yoktu. Çıkmaz yola geldiğimde anlarım. Ben ısrar edecektim ve o da inatlaşmaya devam edecekti. Sonra ben müdürü ile görüşmek istiyorum diyince de, iyice bana gıcık olup istediğimi yapmamak için elinden geleni yapacaktı.

O sırada yaklaşık üç metre ileride kasada ödemesini yeni yapmış olan bayan fişine bakarak dalgınca mağazanın çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.

‘Pekala…’ Dedim ve vücudumun kontrolünü beş saniyeliğine tamamen yitirdim. Bilinçaltımın derinliklerinde çok yetenekli biri vardı ve kontrolü eline almıştı. Acemi hafızamla, deneyimli vücudumun yaptıklarını bir seyirci gibi izlemekten başka bir şey yapamıyordum. Ellerim daha önce bahsettiğim kuvvetli hafızamın mağazada önceden belirlemiş olduğu, danışma masasının üzerindeki rengârenk fularlardan birini hızla çekip alırken, vücudum hiç bir şey yokmuşçasına arkasını dönüp az önce alışverişini tamamlamış bayana hafifçe çarptı. Ağzım ’Çok affedersiniz.’ Derken bir elim kadını omuzlarından tutup kibarca özür diliyor, diğer elim ise az önce yürüttüğü üzerinde alarm olan fuları kadının alışveriş çantasına atıyordu.

Ta Taa… Alarm çalarken önümdeki Fransız koşarak girişe gitti ve bayanı nazikçe sorgulamaya başladı. İçimden ıslık çalarak rahat bir yürüyüş ile masanın arkasına dolandım ve adresi kolayca hafızamın bir köşesine not ettim.

O pislik Fransızın ‘O’ ile başlayan bir şey söylemeye çalıştığına emindim zaten. Takım elbisemin sahibi Bay Osgard bekle beni geliyorum.

Bu arada Fransızlardan neden bu kadar çok nefret ediyorum acaba?

Kimim Ben? Bölüm II

Posted by Malkavian On 10 Aralık 2010 Cuma 3 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Bölüm II




Elimde bir gazeteden yırtılmış kısmen temiz bir kağıt parçasının üzerine özenle yazılmış bir adres vardı. Hemen gözlerimi etrafta gezindirdim. Tahmin ettiğim gibi sokak levhalarındaki isimler Latince harflerle yazılmıştı. Ohh… Çin’de olmadığıma ne kadar sevindim anlatamam. Sokak isimleri bana hiçbir şey ifade etmiyordu ve bir taksiye atlayıp ‘Beni hemen bu adrese götür!’ de diyemezdim. Artık bir amacım ve ulaşmam gereken bir yer vardı, fakat oraya nasıl gideceğim hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. En büyük sorun da beş kuruşumun olmamasıydı. Bu sorunu hemen halletmem gerekiyordu.

Düşüncelere dalmış bir şekilde adımlarımı atarken etrafın sessizleştiğini ve ana caddeden uzaklaştığımı unutmuş olmalıyım. Yine bir ara sokağa getirmişti ayaklarım beni.

‘Hey! Zengin pislik bütün paralarını sökül bakalım!’ Kalın ve tehditkar bir sesti. Sesin sahibi siyahi, bonus kafalı, iri yarı adam bu cümleyi bana düşük bel giydiği kot pantolonunun arka cebinden ufak bir bıçak çıkartırken söylemişti.

‘Geç kaldın. Başka kapıya Jimmy!’ dedim sakince. Bu da neydi böyle? Evet adam bariz bir şekilde geç kalmıştı. Meteliğim yoktu fakat bu durumu bu kadar sakince karşılamam ve üzerine bir de adamla dalga geçmem kabul edilir şey değildi doğrusu. Eh en azından müzik zevkim fena değildi.

‘Hep aynı terane. Söyle bakalım gece uyurken de onlara sarılıp mı uyuyorsun?’ Suratında oluşan pis gülümseme siyah tenine tezat oluşturan bembeyaz dişlerini ortaya çıkarmıştı.

Omuz silktim ve iri yarı adam bana yaklaşırken, ben de bir iki hızlı adımla adama doğru yaklaştım. Belli ki şaşırmıştı. Genelde karşılaştığı insanlar o yaklaşırken umutsuzca arkalarındaki duvara doğru adım atıyor olmalıydı. Sahi ben niye öyle yapmıyorum ki?

Adam derin bir nefes aldı ve bıçağını geniş bir hareketle genişten salladı. Ya da sallamaya çalıştı demeliyim. Koluna ve dirseğine arka arkaya iki darbe indirdim ve eğilerek etrafımda tam bir tur attım. O da nesi! Yaklaşık yüz kiloluk kas yığını, ayakları tepede başı aşağıda yüzünde garip bir ifade ile yere kapaklanıyordu. Derin nefes alışın hamle yapacağına dair işaret olduğunu ve kolunun tam olarak neresine vurursam rakibimi acıdan kıvrandırırım biliyordum. Dövüş dersleri almış olmalıydım. Bu cüssede bir adamı tepetaklak edebiliyorsam fizikten de az buçuk anlıyordum. Bütün paramı kaliteli giysilere harcamamam ya da onlara sarılıp uyumamam iyi olmuş.

Tam olayın heyecanını üzerimden atıp suç mahallinden uzaklaşmaktaydım ki - Hadi oradan kimi kandırıyorum. Bir damla bile heyecanlanmamıştım- Bu Jimmy kılıklı adamın anlık problemlerimin hepsine çözüm getirdiğini fark ettim.  Hızla ellerimi baygınlığın verdiği bilinçsizlikle sayıklayan adamın ceplerinde dolandırdım. Hatırı sayılır bir tomar para ve güzel kokular yayan, torbalanmış, birinci kalite, iki yıl bol su ile yetiştirilmiş ot buldum.

Bir otun kokusundan bu kadar çok bilgi edinmemden çok, bir gram bile canımın istememesine şaşırmıştım. Demek ki bağımlı değildim ve aslına bakarsanız nefret bile ediyordum. Az önce yaptığım Bruce Lee hareketleri de cabası. Acaba odamda asılı bir posteri var mıdır?

Jimmy’nin ceplerinde bulduğum birinci kalite otu ve bir tomar parayı cebime indirdim ve düşüncelere dalmış bir şekilde ıslık çaldım. Ani bir fren ile önümde duran taksiye atladım ve ‘Beni hemen bu adrese götür!’ dedim ve adam aptal aptal suratıma bakmaya başladı.

Filmlerde bu replik gerçekten çok karizmatik duruyordu. Eh tabi bahsi geçen filmlerde üzerinde Çince yazılar olan gazete parçasını taksiciye uzatmıyorlardı. Atmosferi tamamen kaybetmiş şekilde adamın elinden adresi alıp çevirisini bir güzel yaptıktan sonra arkama yaslanıp elimdeki veriler ışığında bir sonuç çıkarmaya çalıştım.

Öncelikle hafızamda tık yoktu. Çince biliyordum ve anlaşılan züppenin tekiydim. Ayrıca ilginç şeyler hakkında gereğinden fazla bilgi dağarcığına sahiptim ve kung-fu biliyordum. Garip bir karışım ve işin aslı artık iyi adamlardan olmadığım gerçeği giderek güçleniyordu. Bundan sonra karşılaşacağım kişilerle konuşmalarıma ekstra dikkat etmem gerekecekti. Eğer bir çeşit mafyaysam ve düşmanlarım hafıza kaybımı öğrenirse hoş olmayan şeyler meydana gelebilirdi.

Hafıza kaybı yeterince kötü değilmiş gibi, bir de şimdi mafya olmakla uğraşmak zorundayım iyi mi!

En azından mafya olduğuma seviniyordum. Onlar silah kullanırlar ve düşmanlarını dövmek yerine, onların muhtelif yerlerinde delikler açmayı amaçlarlar. Temiz iş. Kafamdaki gibi lanet olasıca şişliklerle uğraştırmıyorlar insanı.

Aklımda şimdi yeni bir soru belirmişti. Madem dövüş sanatlarında bu kadar ustayım, neden bu lanet olasıca Çin mahallesinin ara sokaklarında sağlam dayak yemiş şekilde kendime geldim?


Bloxoo

Bloxoo

Bloxoo