Her Son Yeni Bir Başlangıçtır

Posted by Malkavian On 24 Ocak 2012 Salı 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

Her Son Yeni Bir Başlangıçtır
Bölüm I




Her zaman olduğu gibi hava kapalı ve boğucuydu. Nisroc elinde tuttuğu küçük çakı ile yaklaşık yarım saattir koyu gri yer yer küllerle kaplanmış toprağa bir şeyler çizmeye çalışıyordu. Her seferinde ufacık bir yanlış yapıp tekrardan toprağı elinin tersi ile düzeltip, çizimine devam etmekten artık sıkılmıştı. Üçüncü yanlış çizimden hemen sonra alnından düşen ve gözlerini kapatan açık kızıl saçlarını kuvvetle üfleyerek hem sıkıntısını hem de yoluna çıkan saçlarını uzaklaştırmaya çalıştı.

En sonunda pes edip küçük çakıyı önündeki toprağa fırlattı. Gözleri hemen yanına çömelmiş kardeşine doğru kaydı. Kız kardeşi Nisroc’tan en fazla bu kadar farklı olabilirdi. Durduğu yerde gözlerini kapatmış, pilleri çoktan tükenmiş ve bir daha çalışma umudu olmayan mp3 çalarının kulaklıklarını takmış, yüzünde hoş bir gülümseme ile bir şeyler mırıldanıyordu. Elinde Nisroc’un hangi cehennemden bulduğunu tahmin bile edemediği boş bir kola kutusu vardı. Arada sırada mırıldanmalarını kesip gözlerini açmadan boş kola kutusunu ağzına götürüyor ve hemen ardından kana kana içmiş gibi nefesini verip ağzını elinin tersi ile siliyordu.

‘Kes şunu Dina!’ diye keskince fısıldadı Nisroc.

Dina gözlerini yavaşça bir uykudan uyanırmışcasına araladı ve ellerini iki yana açabildiği kadar uzatarak gerindi. Abisinin ona kızmasına alışıktı. Aslında ona değil, içinde bulundukları duruma kızdığını biliyordu. Bu yüzden sesindeki keskin tona aldırmadan abisine gülümsedi.

‘Neyi?’ dedi en sonunda muzur bir tonda.

‘Her ne yapıyorsan onu. Mutlu olmak için hiçbir sebebimiz yok görmüyor musun?’ Nisroc daha konuşurken savunduğu şeyin yersiz olduğunu anlamıştı ve kardeşinin yaşam veren gülümsemesi devam ederken cümlesinin sonu zor duyulan bir mırıltı gibi çıkmıştı.

‘Geçen gün Dördüncü Bölge yakınlarında devrilmiş bir reklam panosunda gördüm. Kadın aynı demin yaptığım gibi kutuyu ağzına götürüp gülümsüyordu.’

Nisroc kardeşine olan sahte sitemini bir anda kaybetmişti.

‘Ah Dina… Üzgünüm.’

‘Üzülmesi gereken sen değilsin.’ Diye teselli etti abisini Dina ve gözlerinde yeni yeni çakan bir merak pırıltısı ile konuşmasına devam etti. ‘Acaba tadı nasıl bir şeydi?’

Nisroc, Dina’nın son cümlesini duymamıştı bile. Çok uzaklardan gelen bir tangırtıya kilitlenmişti. Emin olmak için bir iki saniye daha odaklandı ve ardından hemen harekete geçti. Kardeşinin kolundan sertçe tuttu ve diğer elini ağzına götürerek sessiz olmasını işaret etti. Hızla yıkık binanın yer yer çökmüş merdivenlerinden yukarı doğru çıkmaya başladılar. Birikmiş moloz yığınlarını dökmemeye uğraşıyorlar aynı zamanda da yıkık dökük merdivenlerden düşmeden yollarına devam ediyorlardı. Binanın en üstüne gelince Nisroc’un iki gün önce buraları keşfe geldiğinde oraya koyduğu çadır bezinin altına girdiler ve üstlerini kapattılar. Nefes nefese kalmışlardı ve Nisroc’un kulağına çalınan tangırtılar giderek yaklaşıyordu.

Nisroc kendinden emin bir gülümseme ile kardeşine baktı. Tehlikeyi zamanında fark etmişlerdi ve şu anda güvendelerdi. Bir iki dakika içinde tehlike yanlarından geçip gidecekti.

Dışarıdan gelen yüksek mekanik sesle ikisi de irkildi.

‘Dışlanmışlar, bu bölgeye giriş izniniz yok. Hemen Beşinci Bölgeyi terk edin.’

Kılıç

Posted by Malkavian On 13 Ocak 2012 Cuma 1 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kılıç
Bölüm I







Kendimi bildim bileli hep dünyayı gezdim. Ne bir derdim ne de tasam vardı. İçimdeki o kıpır kıpır enerji ile kural tanımaz nehirlerde serbestçe dolaşıyordum. İhtiyacım olan belki de her şey yanı başımdaydı zaten. Annem, babam ve kardeşlerim hep beraber lav denizinin o asi fokurtuları arasında dünyayı geziyorduk. Yer yer siyahın en koyu tonuna çalan devasa granit taşların arasından akan kan kırmızı magma nehri dünyayı yüzyıllardır, belki de binlerce yıldır hiç yorulmadan dolaşıyordu. Ben de onunla birlikte yol alıyordum tabiî ki. Her attığımız turda nehrin geçtiği yol daha da değişiyordu. Bazen derinlere dalıp turuncu ve göz alan sıcacık lavlara dalıyorduk. Bazen de yeryüzüne daha yakın küçük akıntılarda serinliyorduk. Hayat çok güzeldi anlayacağınız. Taa ki ben o aptalca kararı verip her zaman gittiğimiz döngüden vazgeçene kadar.

Yeryüzüne yakın bir akıntıda ilerliyorduk ve önümüzde bir yol ayrımı belirdi. Binlerce yıldır aynı yolda devam eden yolculuğum, artık canımı sıkmıştı ve yeni yerler görme çabası ile bu sefer sağdan değil de akıntının daha az olduğu soldaki yoldan gitmiştim. İlerledikçe akıntı azaldı ve hava iyice soğudu. İçime bir ürperti yayıldı. Burası gerçekten de bana bahsettikleri kadar korkunçtu. Taşlar siyah renklerini yavaş yavaş çirkin bir koyu kahverengiye bırakmıştı. Tanrım ne kadar berbat bir görüntüydü. İki kenarda katman katman donmuş magmanın oluşturduğu siyah bir şerit sanki gerçek dünyadan bu lav akıntısını ayırıyor gibiydi. O enerji ile dolup taşan nefretle fokurdayan görkemli nehre ve lav çağlayanlarına ne olmuştu? Soğuktan donmuş ve katılaşmışlardı resmen. Korkudan mı, yoksa giderek yüzeye daha çok yaklaştığımdan mı bilmem içimdeki ürperti giderek arttı. ‘Lanet olsun!’ diye söylendim kendi kendime. Ya bu nehir bir yere çıkmıyorsa? Ya benim sonum da kararmış lavlar gibi donarak yitmek olursa?

Korktuğum gibi de oldu. Lav nehri sonunda iyice yavaşlayıp küçük bir magma göletine döküldü. Soğuk giderek arttı. İçimin ürpertisi ise bir gün bile azalmadı. Özümün yavaş yavaş donduğunu hissedebiliyordum ama bu konuda bir şey yapamıyordum. Beni sıcak tutan lavlar da soğuğa teslim olarak, kararmaya başlamıştı sonunda. Suçlu onlar değil. Sonuçta ellerinden geleni yaptılar beni sıcak tutmak için… Birkaç yüzyıl orada hapis kalmış olmalıyım. Yavaş yavaş donmak ve bu konuda hiçbir şey yapamamak nasıldır bilir misiniz?

Dondurucu soğuğun içinde büyük bir acı çeken benliğim, sonsuz bir hasretle yanıp tutuşuyordu. Sıcak yuvama bir gün geri döneceğime emindim. Bu umudu içimde korumalıydım. Yoksa nasıl devam edebilirdim ki?

Birkaç yüzyıl o göletin içinde, etrafımda katılaşmış lavların oluşturduğu büyük bir örtünün altında uyudum. Taa ki o inanılmaz gürültüyü işitene dek. ‘Tak… Tak... Tak…’ Etrafımda katılaşmış ve artık granit gibi sertleşmiş siyah örtü titredi. Sert bir cisim bana çarptı. Sonra tekrar çarptı. Eh benim kadar sert olamazdı. Ben en asil metallerin soyundan geliyordum ve donup kalmıştım burada resmen. Hem de yüzyıllarca. Durdu ve sonra ben çırılçıplak kalana kadar etrafımdaki örtüye defalarca darbeler indirdi.

----0----


Tanrım! Bu ne kadar da çirkin bir yaratıktı böyle. Kısa boylu. Her tarafından kıllar fışkıran, kaya kadar sert uzuvları olan bir yaratıktı. Beni aldı ve ufak bir ateş parçasının yanına gelene kadar inceledi. Yüzyıllar sonra gelen bu sıcaklık içimi ısıttı. Küçük de olsa ateşe tekrar bu kadar yakın olmak ne kadar da güzel bir histi!

Hızla küçük bir tünelden geçtik. Lanet olsun! Bunca yüzyıl donarak yaşadıktan sonra bundan daha büyük bir soğuk olamayacağını düşünüyordum. Yanılmışım… Özlemi ile yanıp tutuştuğum lav denizinden giderek uzaklaşıyordum. Ailemin ve arkadaşlarımın hep korku ile bahsettiği yeryüzü dünyasına doğru ilerliyordum. Birkaç saat sonra çirkin yaratığın sırtındaki çantada yaptığım yolculuk nihayetine erdiğinde içime nasıl bir korku işlediğini sizlere anlatamam. Fakat bu bile içeriye girdiğimde düştüğüm şokun yanında az kalırdı emin olun.

Benim gibiler için bir mezarlık olsaydı kesinlikle buraya benzerdi. Akrabalarım, yanında dolaştığım bütün metaller soğuktan donmuş, bilinçlerini kaybetmiş şekilde sağa sola dağılmışlardı. Lav denizlerinin fokurtuları arasında neşe ile bir o yana bir bu yana koşturan metallerden çirkin ve soğuk vazolar, çiviler, tencereler, zincirler yapmışlardı.
----0----



Garin oğlu Uldin, heyecanla titreyen elleri arasında duran hayatında gördüğü en parlak metali şömine ışığının boğuk ışığına doğru tuttu. Babası Garin gibi uzun boylu ve yapılıydı. Omzuna dökülen siyah saçları, yakışıklı ve akılda kalan yüzü ile kralların soyundan geldiği ortadaydı. Metalin pürüzsüz ve kaygan yüzeyinden yansıyan ışığın belki de onlarca katı Uldin’in krallıktaki birçok kızın gönlünü çalan gözlerinden etrafa saçılıyordu. Babası lanet olasıca bir suikastçi tarafından, yatağında bıçaklanarak öldürüleli beş gün olmamıştı bile. Onun onurunu korumak adına beş gün önce en derin madenlere tek başına yolculuğa çıkmıştı. Kendisine can yoldaşını bulmak için. Çünkü Garin oğlu Uldin çok iyi biliyordu ki suikastçiyi yollayanların hepsi tek tek kanlar içinde hayat veren toprağın üzerinde hareketsizce yatana kadar, babası yattığı yerde huzur bulamayacaktı.

Can yoldaşını yapacağı metali kimsenin gitmeyi göze alamadığı, sürekli çökme tehlikesi olan bir madenin en alt katmanında bulmuştu. Onu ellerine alıp mum ışığına ilk tuttuğunda ne kadar değerli bir keşif yaptığını biliyordu. Heyecanla ağır metali sırtına atıp demirci atölyesine gelmişti. Burası onun mabedi gibiydi. Yaptığı en güzel eserler buradaydı. İnce işçiliklerle süslenmiş vazolar, tablolar, kenarlıklar, kalkanlar ve hatta krallığının arması her bir halkasına oyulmuş zincirler bile vardı atölyesinde. Uldin ülkenin en hünerli demircisiydi ve şimdi toprağın belki de yüzlerce metre altında bulduğu bu inanılmaz güzellikteki parlak dostunu krallığın sembolü haline getirecekti.

 Hemen ocağın başına geçti ve ateşi canlandırdı. Madenlerde geçirdiği beş gün ve ocağı canlandırdığı birkaç saatlik yoğun uğraş sonucunda baştan aşağı her yeri is ve kömür karası olmuştu. Aldırmadan işine devam etti. Ocağa hiç bu kadar odun atmamıştı, hiç kömür stoğunun neredeyse yarısını ocağa boşaltıp sonra da onları körüklememişti. Ocağı da, bu sanatını icra ettiği yer gibi kendisi bizzat yapmıştı. Fakat Uldin bile bu kadar sıcağa dayanıp dayanmayacağını bilmiyordu. Metali eline ilk aldığında içinde bir şeyler kıpırdanmıştı. Biliyordu… Hatta emindi. Bu metali normal bir sıcaklıkta eritip işleyemezdi. Sonunda sıcaklık dayanılmaz olduğunda, ateş maşası bile yer yer sıcaktan eğri büğrü olmaya başladığında, Uldin tüm ihtişamı ile güçlü kollarına aldığı parlak metali ocağın içine sürdü. Çıkan turuncu alevler arasında gözünü kısarak beklemekten başka bir şey yapamıyordu.

Makul bir süre bekledikten sonra kan ter içinde kalmış kaslı kolları ile metali geri çektiğinde gördüğü manzara karşısında hayrete düştü. Metal birazcık yumuşamıştı o kadar. Normal bir demiri eritip buhara dönüştürecek sıcaklık karşısında boyun eğmemişti bile. Uldin’in çatık kaşlarının arasından damlayan ter ve is karışımı çamur ince bir mizah anlayışı ile gülümseyen ağzının kenarından süzüldü. Tam aradığı şeyi bulmuştu. Boyun eğmez, sağlam, ulaşılması güç ve inatçı. Metali tekrar ateşe sürükledi ve körüğün başına geçti. Yorgun kolları ile hiç durmadan saatlerce körükledi ateşi. Sadece ocağa daha fazla kömür atmak için ara verdiği işine inat ve kararlılıkla devam etti. Ocağın her yerinden ve özellikle baca kısmından garip sesler geliyordu. Artık sınıra gelmişti. Daha fazla zorlarsa ocağı patlatacaktı. Elleri artık yorgunluktan titremeye başlamışken, inatla ocağa yöneldi ve inanılmaz sıcağa aldırmadan elinde tuttuğu maşayı uzatıp metali sabırsızca geri çekti. Gözlerinde heyecan ve baş koyduğu işi başarmanın verdiği ihtişamlı bir ışıltı vardı.

Sabırsızca koyu turuncu parlayan metali dövüp sanatını icra edeceği yere getirdi. Daha önce hiç kullanmadığı özel çekicini eline aldı. O anda tüm yorgunluğunu unuttu. Sevgisi, hırsı, yorgunluğu, inatçılığı ve tüm sadakati ile metale şekil verdi. Üç gün ocağın başında kaldı Garin oğlu Uldin. Üç gün boyunca sıcakla boğuşmak adına içtiği su dışında ağzına bir şey götürmedi. Üç gün boyunca demirci ocağından havaya yoğun siyah dumanlar saçıldı. Krallıktaki tüccarlar, soylular, şövalyeler hatta dilenciler bile Uldin’in ne yaptığını merak ediyordu. Fakat kralın danışmanları bile bu kutsal anında Uldin’i rahatsız etme riskini göze alamıyorlardı.

----0----

Kimim Ben? -Son Bölüm-

Posted by Malkavian On 21 Şubat 2011 Pazartesi 2 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Son Bölüm


Çok iyi hatırlıyorum. Milattan Önce 40 yılında Büyük Roma Krallığı kıtanın dört bir yanındaki fetihlerden sonra yorgun düşmüş hasta bir adam gibiydi. Sınırları bütün Akdeniz kıyılarına yayılmıştı. Fakat ülke içten içe kaynıyordu. Krallık rejimini devirmeye çalışan asiler her yerde boy göstermeye başlamıştı. Bu da yetmiyormuş gibi barbar kabilelerin saldırıları gün geçtikçe artıyordu. Senato adı verilen, gücü halka dağıtmayı vaat eden topluluk söz sahibi olmaya başlamıştı. Roma içten içe zor günler geçiriyordu belki ama sarsılmayan ve kuvvetini yitirmeyen ordusu hala dimdik ayaktaydı. Hatta her zamankinden bile güçlü konumdaydı. Lejyonların başındaki komutanlar sarsılmaz bir otorite ile gittikleri her yerde isyanları bastırıp başarıdan başarıya koşuyorlardı.

Bana verilen emirle yüzyıllardır uygun birini arıyordum ve şimdiye kadar bir sonuç alamamıştım. Fakat karşımda duran IV. Lejyonun komutanı güçlü, çevik ve asi bakışlı genç umut vaat ediyordu. Onu birkaç yıl takip ettim. Daha yirmi beş yaşına yeni basmıştı, fakat şimdiden general olmak için güçlü bir adaydı. İstisnasız bütün adamları ona sevgi ve derinden gelen bir saygı duyuyordu. Bunun nedenini başta anlamamıştım. Ta ki onu savaşta görene kadar… Etrafında savaşanların gürültüsü ve düzensiz tepinmeleri arasında bir kaplan gibi kendinden emin, sessiz ve sakin bekliyordu. Yanına yanaşmaya cesaret edenlerin üzerine bir anda pençelerini indirirken kalın ve gür sesiyle bir yandan krallığının ismini haykırıyordu. Duyguları olmayan ben bile zaman zaman bu savaş çığlığından etkileniyordum. Muharebe alanında tam bir ölüm makinesiydi. Bunun yanında strateji ve alan seçiminde o kadar başarılıydı ki ordusunun kaybetmesi neredeyse imkansızdı.

Bir gün dondurucu sabah soğuğunun, doğan güneşle yeni yeni kırılmaya başladığı erken bir vakitte, Güneyden bir haberci geldi. Habercinin söylediğine göre saksonlar Kuzeyden harekete geçmiş, büyük bir ordu ile sınıra dayanmışlardı. Kral bütün ordularına derhal saksonların ilerleyişini durdurmasını emretmişti. Son gelen haberle birlikte zor şartların sert çizgilerle süslediği yüzünde canlılık veren bir gülümseme oluştu genç komutanın. Kuzey toprakları bir zamanlar yaşadığı yerdi. Karısı ve ailesinin bulunduğu yer... Beş yıldır göremediği tüm tanıdıklarını görebilecekti belki de.

Hızla atına atladı ve bağırarak emirler verdi. Oraya giden ilk Lejyon olmak istiyordu. Gece gündüz yol aldı. Adamları haftalar süren yolculuktan bitkin ve bitap düşmüştü, fakat hiçbiri sesini çıkarmadı. Komutanlarını seviyor ve ona saygı duyuyorlardı. Zaten adamlarının çoğu Kuzey topraklarından geliyordu. Hepsinin yüzünde komutanlarının yüzündeki gülümsemenin birer yansıması vardı.

Ta ki o ana kadar… Gece gündüz dur durak bilmeden sevdiklerinin hasreti ile yol alan bitap düşmüş savaşçılar, eskiden yaşadıkları yerlerin üzerinde tüten kötücül kara bulutlarla karşılaşana kadar hep yüzlerinde gülümseme vardı. Şimdi derinden gelen bir hüzün ve öç alma isteği damarlarında kaynamaya başlamıştı.

Günler süren kanlı savaşlardan sonra IV. Lejyonun neredeyse dört katı büyüklüğündeki sakson ordusu zafer kazandı. Tabi buna ne kadar zafer denebilirse. Ölen her Romalı beraberinde iki rakibini götürmüştü. Büyük ovada son bir kişi kalana kadar savaş devam etti ve o kişi de alanın ortasında etrafı binlerce sakson ile çevriliyken bile kükremesine devam eden genç komutandan başkası değildi.

Hemen havada süzülerek yanına gittim. Dört kişiyle aynı anda dövüşüyordu. Hepsini de yere sermişti ve rakipleri ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Fakat yaraları çok derindi. Bitkinlikle yere devrilmeden hemen önce genç adamı kucakladım ve ovadaki saksonların şaşkın bakışları arasında onu bulutların üzerine taşıdım.

Yaralarından bir damla bile kan gelmeyene kadar bekledim. O kadar inatçı biriydi ki ölmesi günler sürdü. Üç gün sonra şafak vaktinde ruhu bedenini nihayet terk etmeye başlamıştı. Hemen ruhunu yakaladım ve sıkı sıkıya tuttum. Emirlere uyarak hiç bir şey söylemedim. Ona koyu gri, kenarlarında kadim bir lisanda yazılar olan bir cüppe ve sayfaları hiç bitmeyen tozlu bir kitap verdim. Kitabın tozlu sayfalarının yarısı isimlerle doluydu ve diğer yarısı da isimler yazılmak üzere boş bırakılmıştı. Üzerinde güçlü koruma rünleri vardı. Kitabı sadece sahibi açabilirdi ve artık kitap sahibini bulmuştu.

Söylememe izin verilen tek şeyi ona söyledim ve onu orada kendi kaderi ile baş başa bıraktım.

‘Sen artık bir ölüm meleğisin!’


----o----

Tam iki bin yıl önce olan bu olayı daha dün gibi hatırlıyorum. Ben Osgard, baş ulak, dünyada olup biten her şeyi üst kata taşıyan güçlü bir melektim. Kendi elimle ölüm meleği sıfatını verdiğim o genç Romalı keşke bu kadar başarılı olmasaydı diye zaman zaman düşündüğüm olmadı değil. İşini o kadar istekle ve kusursuz yapıyordu ki, daha ilk yüzyılında güçleri iki katına çıkarılmıştı bile. İki bin yıl sadakatle hizmet etti ve benden çok daha fazla güç sahibi oldu.

Nerede bir trafik kazası olsa, nerede bir savaş çıksa, nerede bir veba salgını olsa hep görevinin başındaydı. Kadın ve çocuk kimseye acımadan görevini yapıyordu. Lejyonunun başında sevdiklerine kavuşacağını düşündüğünde yüzünde oluşan sıcak gülümsemesi bir daha hiç kendini göstermedi. Kim bilir belki de kalbi de bedeni ile ölmüştü.

Şimdilerde en güçlü melek konumundaydı ve ondan güçlüsü yoktu. Ben ise son bin yıldır ona özeniyor ve onun güçlerini istiyordum. Sürekli bir açığını aradım ama hiç bu konuda başarılı olamadım. Ben Osgard’dım en güçlü ulak. Hızım ve zekam ile tüm melekler arasında ünüm artmıştı. Ta ki kendi elimle kendimden daha zeki ve çalışkan birini melek yapana kadar… Ama bu durum yakında değişmek üzereydi.

O kadar eksiksiz bir plan yapmıştım ki, neredeyse bir terslik olması imkansızdı. Hemen planımı uygulamaya başladım. Öncelikle yapmam gereken çok tehlikeli bir görev vardı. Ölülerin dünyasına gidip orada takılı kalmış bir ruhu kaçırmalıydım. Korumalara belli etmeden hızla bu diyara girdim ve aradığım ruhu kollarım arasına aldım. Ne olduğunu anlamamıştı bile. Hızla oradan uzaklaştım ve yaşadığımız gökdelenin hemen yanındaki büyük hastaneye yöneldim. Yeni doğan bebeklerden birinin içine ölüler dünyasından beraberimde getirdiğim ruhu yerleştirdim. Yirmi yıl sonra planımı uygulayacaktım ve ilk tohumu ekmiştim bile.

Vakit kaybetmeden ikinci durağıma yöneldim. Büyük büyücülerin katına çıktım ve en yeteneklilerinden biri olan Balthazar ile görüştüm. Ona, bana verilen mesajları yerlerine ulaştıramadığımdan dert yandım. İlgiyle nedenini sordu. Biz ulakların koruma büyülerini kaldırma yeteneğimiz yoktur. Güvenlik amacıyla bu yeti bize verilmemiştir ve bu konuda üsttekinin ne kadar haklı olduğunu da yirmi yıl sonra kanıtlayacaktım zaten. Fakat Balthazar’a dert yanmaya devam ettim. Mesajlarımı ulaştırmam gerekirdi. Ben baş ulaktım. Yine de Atlantis gibi büyü ile korunmuş alanlara mesaj ulaştıramıyordum. Beş yıllık yakınmalarım sonucunda Balthazar nihayet bana koruma kalkanını kaldırmak için gerekli büyüyü öğretti. Onu suçlamıyorum. Hain planımı sezmesi imkansızdı. Bir ulak koruma kalkanını kaldırsa ne olabilirdi ki.

Aradan yıllar geçti. Gökdelenin yanındaki hastanede doğan bebek büyüdü ve serpildi. Sürekli onu takip ettim her adımında yanındaydım. Ben isteyene kadar başına bir şey gelmesini istemiyordum. Efendim, sürekli nereye kaybolup durduğumu soruyordu ve ona her seferinde önemli mesajlar iletmem gerektiğini söylüyordum. Şüpheleniyordu içten içe fakat en nihayetinde onu melek yapan ulağa da saygı duyuyordu.

Yirmi yıl geçmiş ve ben artık her şeyimle planımı uygulamaya hazırdım. Çok yoğun olduğu bir gün efendimin masasının üzerinde duran kitabının yanına gizlice yaklaştım. Balthazar’dan öğrendiğim koruma kalkanı kaldırma büyüsünü yaptım. İnatçı bir kitaptı. Büyüyü ilk seferinde beş kere tekrarlamam gerekti, fakat sonunda istediğime kavuştum. İlk boş sayfaya sabırsızca geldim ve oraya şunları yazdım ‘Carolyn Emett’

Carolyn Emett, sıradan bir insan gibi görünebilir fakat her şeyin anahtarı ondaydı. Kızıl saçları, beyaz teni, çilleri ve umut dolu bakan renkli gözleri ile bir zamanlar Roma ordularına komuta etmiş genç bir savaşçının eşine çok benziyordu. Evet şimdi hain planımın ne kadar kusursuz olduğunu yavaş yavaş anlıyorsunuz sanırım.

Ertesi gün her zamanki gibi kitabını alıp sabah erkenden listesindeki isimleri birer birer son yolculuklarına uğurlamaya çıktı efendim ve ben de bir kenarda planımın nasıl gelişeceğini sabırsızlıkla bekliyordum.

Düşündüğüm gibi oldu. Kalbinin bedeniyle beraber öldürdüğünü sandığım ölüm meleği, karısına bu kadar benzeyen Carolyn’i bir türlü öldürememişti. Hatta ona çarpmak üzere olan otobüsün önünden kurtarmıştı. Bu kesinlikle yasaktı. Yukardakinin işine karışmak büyük bir suçtu.

Her şeyin isteğim gibi gitmesinden duyduğum büyük haz ile Carolyn’in yanına gittim. Hiçbir şeyin eksik kalmasını istemiyordum. Kıza yaşlı bir adam görünümü ile gittim. Daha önce beni defalarca gördüğü için hemen tanıyıp kollarıma atıldı.

‘Büyükbaba seni özlemiştim!’ diyerek sevinçle kollarıma atıldı.

‘Bugün genç bir adamla tanıştın sanırım Carolyn. Onu iyi tanırım. Sevgi dolu ve yardımseverdir. Fakat biraz delidir. Kendini doğaüstü güçleri olan bir çeşit süper kahraman zanneder. Fakat bunun dışında çok iyi birisidir.’

‘Nereden biliyorsun bunu büyükbaba. Daha kimseye söylemedim bile! Bu adamda garip bir şeyler var. Sanki onu bir yerlerden tanıyorum ama bir türlü çıkartamıyorum.’

Gülümsedim ‘Ona iyi davran olur mu kızım.’ Dedim imalı bir tonda.

İşte olmuştu. Hem onu kurtarıp kahraman ve karizmatik görünen, hem de içten içe kırılgan bir noktası olan adama anında âşık olmuştu. Zaten bu onun ruhunda vardı. Onu hep bir yerlerden tanıyor gibi hissetmişti.

İlk seferinden sonra belki de yüzlerce kez gizlice ‘Carolyn Emett’ ismini deftere yazdım. Her seferinde Ölüm Meleği olması gereken kişi tarafından kurtarıldı. Artık planımın son aşamasına gelmiştim. Hızla bir hava limanına uçtum ve akşam en kalabalık seferlerin yapılacağı uçağın motorunu sabote ettim. Yaşlı adam görünümü ile gişeye gittim ve sabote ettiğim uçağın ekonomik sınıfından bir bilet aldım. Vakit kaybetmeden Carolyn’in yanına gittim. Zavallı kız yüzlerce kez ölümle buırun buruna gelmişti ve artık paranoya sınırlarını zorluyordu.

 ‘Büyük annen kalp krizi geçirmiş. Şimdi hastanedeymiş. Sana bilet aldım. Hemen yanına gidip ona yardım eder misin kızım?’

Yüzündeki paranoya verilen üzücü haberle birlikte yerini telaşa bıraktı. Hemen elimden biletleri kaptı ve üstüne ilk gördüğü kıyafetleri geçirerek evden çıktı.

Yüzümde kocaman bir gülümseme ile onun gidişini izledim. Son kez gizlice efendimin kitabının koruma kalkanını kaldırdım. Kendim yazmama gerek bile kalmamıştı o uçaktakilerin çoğunun ismi defterde kendiliğinden belirdi ve içlerinde Carolyn’in ismi de vardı.

Tıkır tıkır işleyen planımı size kısaca anlatayım isterseniz. Detaylarla sizi sıkmak istemem. Hizmetinde olduğum ölüm meleğinin görevini kötüye kullandığını üst katlara bildirdim ve bu akşamki uçak kazasını önleyeceğinden şüphelendiğimi söyledim. İzleyiciler kurulu hemen mesajıma yanıt verdi ve sevgili Romalı komutanımızı incelemeye başladılar. Gün boyu bütün görevlerini eksiksiz yerine getirdi. Hatta on yaşında kalp krizi geçiren çocuğa bile acımadan canını aldı.

Büyük yolcu uçağı havalandı ve havalanmasından beş dakika sonra çin mahallesinin üzerindeyken motoru arıza yaptı. Uçak düşüyordu ve ölüm meleği her talihsiz olayda olduğu gibi yine oradaydı. İsimlere göz gezdirdi ve Carolyn’in ismini gördü. Bir ikilemde kalmıştı. Karısına benzeyen kişiyi kurtarmak bir şeydi, koca bir uçak dolusu insanı kurtarmak ayrı bir şeydi. Hepsinin hayatlarını değiştiremezdi. Buraya kadarmış diye düşündü içinden ve arkasını dönüp uçağın düşmesini bekledi. Son anda ne oldu bilmiyorum ama uçak binalara çarpıp parçalanmadan saniyeler önce fikrini değiştirdi. Fırtına gibi hızla hareket etti ve uçağın bozulan parçasını tamir etti. Uçak yine de bu kadar hızlı toparlanamazdı. Alttan uçağı ittirdi ve geri rotasına soktu. Havada süzülüp uçağın gitmesini izlerken şaşkınlık, pişmanlık ve yorgunluk hissetti. İzleyiciler kurulu yeterince delil görmüştü. Bütün güçlerini o havadayken aldılar ve onu ölümlü olarak bıraktılar. Binalara çarpa çarpa ne olduğunu anlamadan yüzünde garip bir ifade ile düşüşü görülmeye değerdi.

Sonunda başarmıştım! Yolumda duran tek engel, tekrar insan olmuştu ve acınacak halde yağmurla ıslanmış çin mahallesinin ara sokağında kıpırtısız yatıyordu.

Ertesi gün cüppe ve kitap bana teslim edildi ve yeni görevime hemen başladım. Beklenmedik bir misafir dışında her şey yolundaydı.

----o----

En sevdiğim kılığıma bürünmüş, birinci sınıf takım elbiselerim içinde on yedinci yüzyıldan kalma şarap kadehimden yudumlar alıyordum. Gökdelenin camından görünen manzara bir harikaydı. Arkamı dönmeden gelen misafirimle konuşmaya başladım.

‘Şu haline bak. Seni neredeyse tanıyamayacaktım. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorum ama bu kadar berbat kılıkta seni görmeyi beklemiyordum.’ Resmen acınacak haldeydi.Daha arkamı dönmeden söylediğim bu cümleye şaşırmıştı. Kafası oldukça karışıktı.

 ‘Ee günün nasıl geçti?’ diye sordum

‘Eh işte her zamanki gibi… Ya senin günün nasıldı?’ diye kaçamak bir cevap verdi.

‘İnsanları bilirsin. En sevdikleri şeyi almaya geldiğimi öğrendiklerinde her seferinde yaygara kopartmanın bir yolunu buluyorlar.’ Bunu söyleyip düşüncelerini tartmaya çalıştım. Neye dönüştüğünden emin olmalıydım.

‘Haklısın. Hep aynı şeyler. Üzerime bak. Sırılsıklam oldum. Yağmur tüm gün devam etti.’  Dedi sıkkınca. Sesindeki belirsizlik beni deli etmek üzereydi. Normalde ne hissettiğini hemen anlamam gerekirdi.

‘Takımlarımdan birini ödünç verebilirim.’ Diye öneride bulundum.

Başını salladı ve bana yolu göstermem için işaret verdi.

‘Herhangi birini seçebilirsin. Seninmiş gibi rahat et.’ Dedim ve suratındaki şaşkın ifadeyi görünce içten içe gülümsedim.

 ‘Elbiselerimin yerini gösterdiğin için teşekkürler. En sevdiğim takımımı özlemişim.’ Dedi.

‘Bak. Oyun oynamayı bırakalım. Hafızanı kaybettiğini biliyorum ve muhtemelen var gücünle onu geri getirmeye uğraşıyorsun. Fakat bilmen gereken bir şey var. Hafızanı, gücünü ve tüm bunları kendi isteğinle bıraktın.’ Ellerini iki yana açtım ve tüm çatı katını içine alan bir hareket yaptım.

‘Demek bütün bunlardan kendi isteğimle vazgeçtim öyle mi? Peki bunu ne halt etmek için yaptım Osgard?’

O sırada ilham perisi içeri girdi ve arka odalardan birine doğru uçtu. Çıktığında en sevdiği yaşlı adam kılığına bürünmüştü.

‘Bak bunların şu anda içinde bulunduğun durum söz konusu olunca anlamsız geldiğini biliyorum. Fakat bana güvenmelisin. Sana bilmen gereken kadarını anlatacağım ama daha fazlasını bilmen hem senin hem de bütün bunları uğruna feda ettiğin kişinin tekrar tehlikeye girmesine sebep olur.’ Dedim ve teleskopu işaret ettim.

İlgiyle teleskopa baktı ve bir şeyler hatırlamaya başladı. Hemen konuşmaya devam ettim.

‘İnanması zor gelebilir ama sen bir ölüm meleğiydin.’ Üzerimdeki büyüyü kaldırdım ve eski halime döndüm. ‘Bu cüppe ve bu kitap sana aitti. Ta ki sen öldürmen gerekenlerden birine aşık olana kadar. Onun ismi sürekli karşına çıkıp durdu ama sen onu öldürmeyi reddettin. En sonunda bu seni zayıflatmaya başladı. Bir gün zayıfladığında yerine geçecek ölüm meleğinin onu öldüreceğine emin olunca yukarıdaki ile bir anlaşma yaptın. Tüm güçlerini ve tüm varlığını bu kızın hayatına karşılık feda etmeyi teklif ettin. Kurul bunu kabul etti ve işte buradasın. Hafızası kaybolmuş bir insan. Yeniden sevdiği kişiyle yaşam bahşedilmiş biri...  Yerinde olsam daha fazla geçmişi kurcalamazdım ve tekrar bahşedilen yaşamın tüm nimetlerinden yararlanırdım. Karşı bina yirmi üçüncü kat.’

Kafası çok karışıktı ama kızılın bahsinin geçmesi bile onu ikna etmek için yetmişti. Her zaman söylerim en iyi yalan, doğrulara dayandırılandır.

Bana dalgınca teşekkür etti ve karşı binaya doğru yola koyuldu.

‘Dur bir dakika.’ Dedim. En azından bunu ona borçluydum.  Kafasını iki elim arasına aldım ve hafifçe alnına doğru üfledim.

----o----

Bay Osgard’a inanıp inanmamak arasında gidip gelen düşüncelerim karşı apartmanın yirmi üç numaralı kapısı aralanınca uçup gitmişti. Geçmişte ne olursa olsun umurumda bile değildi. Kapıyı ürkek bakışlarla açan kızıl ile bir ömür geçirecektim. Bu bana yeter de artardı bile.

----SON----

Kimim Ben? -Bölüm IV-

Posted by Malkavian On 17 Şubat 2011 Perşembe 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Bölüm IV



Kafam düşüncelerle dolu, yavaş adımlarla alışveriş merkezinden çıktım. Az ileride ana yolun kenarında duran otobüs durağına doğru adımlarımı hızlandırdım. Köşeyi yeni dönüp durağa yaklaşan ve yan tarafında devasa bir diş macunu reklâmı olan ilk otobüse bindim. Biner binmez sanki bana ayırmışlar gibi yabancılık çekmeden soldan üçüncü sıranın cam kenarına oturdum. Kafamı her zaman yaptığım gibi cama dayadım ve manzarayı seyretmeye koyuldum.

Durun bir dakika! Her zamanki gibi kafamı cama mı dayadım?! O lanet Fransızın bilgisayarından aşırdığım adrese nasıl gideceğimi biliyordum ve bunu defalarca yapmıştım. İşte bu keyfimi yerine getirdi. Hafızam bana uzaktan el sallamaya başlamıştı.

Hafızamın yerine geliyor olması güzeldi fakat bu bulmacanın parçalarını bulmak çok uzun zaman alacağa benziyordu. Zira birinci sınıf takım elbiseler içindeki bir züppenin – evet o kişi ben oluyorum- otobüsle sık sık yolculuk etmesi gerçekten ilginçti.

Kafamda bu tezat durumu tartmaya başlamıştım ki otobüs hızla bir başka durağın yanından geçti. Durağın camekan rüzgarlıklarının arasında oturmuş kalın montunu boynuna kadar çekmiş, atkısını sıkıca dolamış yaşlı bir adam vardı. Yaşlı adamın ellerinde ışık, ısı, sevecenlik ve daha birçok şey yayan iki tane alev vardı. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat etrafın siyah beyaza yakın bir renk alması ve sadece adamın elindeki iki ışığın kor renklerinin birer nabız gibi atıp durması fazlaca ilginçti. Kafamı istemsizce tekrar yokladım. Darbeleri aldığım kısımlardaki şişlikler çoktan geçmişti. Biraz hızlı mı iyileşiyordum ne?

Duraktaki yaşlı adam hafifçe oturduğu yerden kalktı ve kendisine yaklaşan yaşlı çifte doğru elinde dünyanın en kıymetli şeyini tutuyormuş gibi yaklaştı. Elindeki alevler titreşti ve yaşlı çifte doğru adeta büyülü bir şekilde havada spiraller çizerek hızla yol aldılar. Alevler yaşlı çifte çarpınca parçalandılar ve kıvılcımlar etrafı havai fişek gösterisine çevirdi. Ağzım bir karış açık olan olayları izliyordum ve boynumu kırmak üzereydim. Zira otobüs tüm bu olaylar olurken hareketine devam etmişti. Otobüs köşeyi döndü ve yaşlı çift görüş alanımın dışına çıktı. Pencereden bakmaya devam ediyordum. Dünya normal rengine geri dönmüştü. Acaba yaşlı çifte ne oldu? Gibisinden bir soru soruyor olmalıydım şu anda kendime. Fakat bunun yerine az önceki sahnenin neden bana tanıdık geldiğini düşünmekle meşguldüm.

Bir sonraki durakta otobüs sert bir fren yaparak durdu. Ayaklarım düşünceli aklımın kontrolünü eline aldı ve beni hızla otobüsün dışına taşıdılar. Defalarca gelmiş olmanın verdiği o tanıdık his ile kendimden emin yoluma devam ettim. Büyük bir gökdelenin önüne gelince içeri girdim. Güvenlik görevlisi yüzüme gülümsedi ve rutin bir selam verdi. Yüzü tanıdıktı. Ama nereden?

Asansöre binip en üst katın düğmesine bastım. Oldukça seri çalışan bir asansördü kırk beş katı saniyeler içinde çıktı ve tiz bir ‘ding’ sesi eşliğinde beni dışarı uğurladı. Çatı katında tek bir kapı vardı. Eh zaten tanıdık gelen de tek bu kapıydı. Ellerimle kapıyı ittirdim ve iki yana açılan büyük kapıların hemen arkasında başlayan kırmızı halıya adımlarımı attım. Geniş pencerenin hemen kenarında muazzam manzarayı izleyen, birinci sınıf takım elbiselerinin içinde, elindeki kaliteli kadehten şarabını yudumlayan adam arkasını bile dönmedi.

‘Şu haline bak. Seni neredeyse tanıyamayacaktım. Oyun oynamayı sevdiğini biliyorum ama bu kadar berbat kılıkta seni görmeyi beklemiyordum.’

Demek oyun oynamayı seviyordum ve bu birinci sınıf elbiselerin içinde salaş görünüyordum öyle mi? İşte bu ilginçti. Gülümsemekle yetindim ve ekledim; ‘Beni bilirsin…’ lanet olasıca daha arkasını bile dönmemişti.

O da gülümsedi. Beni uzun zamandır tanıdığını her hareketi ile belli ediyordu. Bir şekilde ondan, bende eksik olan bulmacanın parçalarını almalıydım ve bunu yaparken onu şüphelendirmemeliydim.

Hala bana arkası dönüktü ve rahat bir tonda konuşmaya başladı ‘Ee günün nasıl geçti?’

Arkasını dönmesi bende bir güven hissi yarattı. Bu adam büyük bir ihtimalle düşmanım değildi. Yeteneklerim ve hızım söz konusu olunca, bir düşmanın bana arkasını dönmesi onun için pek de iyi olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Sorusuna gelince. Hiç bir şeyden şüphelenmemesini sağlayacak tek bir yanıt vardı.

‘Eh işte her zamanki gibi… Ya senin günün nasıldı?’

‘İnsanları bilirsin. En sevdikleri şeyi almaya geldiğimi öğrendiklerinde her seferinde yaygara kopartmanın bir yolunu buluyorlar.’ sesinde bariz bir şüphecilik vardı. Sanki bu arkası bana dönük adam beni gizlice tartıyordu.

Söylediklerine bakacak olursam artık kesinlikle emin olduğum tek bir şey vardı. Karşımda sert bir kaya gibi duran, kötü bakışlı Bay Osgard gibi ben de bir mafyaydım.

‘Haklısın. Hep aynı şeyler. Üzerime bak. Sırılsıklam oldum. Yağmur tüm gün devam etti.’ Dedim sıkkınca. Hep savunmada kalarak hem daha fazla bilgi edinemeyeceğim açıktı, Hem de karşımdaki bu tehlikeli meslektaşımı şüphelendirmek istemiyordum.

‘Takımlarımdan birini ödünç verebilirim.’ Diye öneride bulundu. Sesinde keskin bir merak tadı alıyordum. Sahi insanların hislerini nasıl bu kadar kesin ve net bir şekilde anlayabiliyordum ki?

Başımı salladım ve yolu göstermesini işaret ettim kibarca. Beni odasına götürürken yüzünde gizlemeyi başaramadığı bir gülümseme vardı ve sesi artık daha kendinden emin çıkıyordu.

‘Herhangi birini seçebilirsin. Seninmiş gibi rahat et.’ Dedi ve giyinmem için odadan çıktı. Odadan çıkarken kendinden emin sesinde neşe çığlıkları vardı.

Dolabı açtım ve dördüncü sırada olduğuna emin olduğum en sevdiğim takımımı üzerime geçirdim ve bunu yapar yapmaz kafamda o sıradan yarışmalarda elenen insanlara çalınan melodi vardı. Osgard beni kendi odama getirmişti ve ben salak gibi ona teşekkür etmiştim. Daha ilk dakikadan zayıflığımı göstermiştim. Eh en azından biraz da olsa dostum gibi görünüyordu.

Dışarı çıktığımda kol düğmelerimi takmakla meşguldüm ve rahat bir tonda ‘Elbiselerimin yerini gösterdiğin için teşekkürler. En sevdiğim takımımı özlemişim.’ Dedim.

Osgard’ın bariz gülümsemesi hafiflese de yüzünde oyalanmaya devam etti. Bana şöyle bir göz gezdirdi.

‘Bak. Oyun oynamayı bırakalım. Hafızanı kaybettiğini biliyorum ve muhtemelen var gücünle onu geri getirmeye uğraşıyorsun. Fakat bilmen gereken bir şey var. Hafızanı, gücünü ve tüm bunları kendi isteğinle bıraktın.’ Ellerini iki yanına açıp tüm çatı katını içine alan bir hareket yaptı.

‘Demek bütün bunlardan kendi isteğimle vazgeçtim öyle mi? Peki bunu ne halt etmek için yaptım Osgard?’

Osgard cevabını vermek için ağzını açmıştı ki açık olan arkadaki pencereden onlarca siyah kuzgun aniden geniş çatı katına girdiler. Koridorlardan heyecanlı kanat çırpışları ile geçip, arkadaki kapısı açık olan odaya doluştular. Saniyeler sonra kapıdan az önce durakta gördüğüm yaşlı adam çıktı. Elinde alevleri yoktu ama o olduğuna emindim.

Osgard sakin ve yatıştırıcı bir ses tonu ile konuşmaya başladı. ‘Bak bunların şu anda içinde bulunduğun durum söz konusu olunca anlamsız geldiğini biliyorum. Fakat bana güvenmelisin. Sana bilmen gereken kadarını anlatacağım ama daha fazlasını bilmen hem senin hem de bütün bunları uğruna feda ettiğin kişinin tekrar tehlikeye girmesine sebep olur.’
Söyledikleri birden ilgimi çekmeye başlamıştı. Sesindeki garip tonun anlamını daha çözememiştim fakat uzun zamandır beklediğim bilgiler sonunda önüme gelmişti. Dikkat kesilip dinledim.

‘Neden bütün bunlardan vazgeçtiğini sormuştun. Kendi gözlerinle görmen daha iyi olacak sanırım. Böylece bana inanırsın.’

Eliyle hemen geniş pencerenin yanıbaşında duran teleskopu gösterdi. Karşıdaki çok katlı binalardan birine doğrultulmuştu. Sabırsızca teleskopa yaklaştım ve izlemeye başladım. Karşımda kızıl uzun saçları çıplak omuzlarına dökülen, beyaz teninin belirli yerleri çillerle kaplı, renkli gözleri dolu dolu ve umutla bakan bir kadın vardı. İki elim ile başımı tuttum. Büyük bir ağrı spazmı ile birlikte beynime kısa süreli anılar dolmaya başlamıştı. Bu anıların çoğunda karşımdaki kızılın hayatını kurtarıyordum. Yolun ortasında dururken, filmlerdeki gibi ona sarılıp beraber yandaki kaldırıma uçuyorduk, yanımızdan hızla bir otobüs geçerken. Bir diğerinde suda boğulurken bir cankurtaran gibi çevik hareketlerle ona doğru yüzüp, kenara taşıyordum. Bir seferinde yediği bir şey boğazına kaçmıştı ve boğazındaki parçayı çıkarıyordum. Arkasından gelen bıçağını çekmiş yankesici ona ulaşmadan tam önce oraya varıp, yankesicinin bıçağı tutan bütün uzuvlarını kırıyordum. Bunun gibi yüzlerce sahne gözümün önünden geçti ve gözlerimi teleskoptan ayırdım. Şaşkınlığımı saklayamadan gözlerim bir karış açık Osgard’a bakmaya başladım.

Aklımda hala son gördüğüm sahne vardı. Yıkık dökük binaların arasında duran kızılın görüntüsü.

DENGE Bölüm IX

Posted by Malkavian On 27 Aralık 2010 Pazartesi 2 Kişi Düşüncesini Belirtti

DENGE
Bölüm IX
Yalanlar



Furian’ın fısıltılı sesi daha kulaklarına ulaşır ulaşmaz Xen’in ayakları aceleyle hareket etti ve Furian’ın az önce kaybolduğu çalılıktan geçerek ileri doğru atıldı. ‘Bu sefer değil.’ diyordu kendi kendine.

Hızla koştu. Eski dostu gözünün önünden ayrıldığından beri ancak saniyeler geçmişti, fakat yine de onu bulmak kolay değildi. Aceleci tavırlarla havadaki izleri inceledi. Yerdeki izleri incelemek anlamsızdı. Furian neredeyse hiç iz bırakmadan yürürdü. Boğuk havadaki ufak titreşimleri takip etti ve dakikalar süren bir takipten sonra ileride aradığı adamın siluetini gördü. ‘Bu sefer cevaplarımı alacağım!’ Dedi Xen inatla.

Furian’ın kulaklarına kadar açılan ağzının kıvrımları görülmeye değerdi. Her zaman tartışmadan kaçınan Xen olurdu ama bu sefer işler değişmişti.

Furian gülümsemesini bastırmayı başaramadı ve ‘Bakalım ne kadar paslanmışsın eski dostum!’ diyebildi. Daimi gülümsemesinin arasından sıktığı dişleri belli oluyordu. Kırmızı güç kıvılcımları saçan ellerini toprağa doğru çevirdi ve eliyle havayı yakalayıp yukarıya kaldırmaya çalışıyormuş gibi bir hareket yaptı.

Toprak sarsıldı ve çatlamaya başladı. Bir anda Xen’in etrafı çatlaklardan yavaşça çıkan iskeletlerle doldu. Toprak dolmuş eklemlerini gıcırdatarak, silahlarını ellerine alan yaratıklar hiç vakit kaybetmeden bir bir Xen’e saldırmaya başladılar.

Tehlikeyi hemen hissedip yanına gelen atının üzerine rahatça atladı. İskeletlerin oluşturduğu ufak güruhun arasında kalan gümüş şövalye kılıcına daha davranmamıştı. Zırhlı omuzlarını hafifçe geriye doğru yuvarlak yaparak açma hareketi yaptı. Kafasını sağa ve sola hızla salladı ve boynunu kütletti. Son olarak iki ellini birbirine geçirerek İskeletlerin hareket etmesi ile oluşan gıcırtılara eşlik etti.

Ölülerin gözleri yoktu ama olsa bile bir şey fark etmezdi. Şövalyenin hareketlerini yakalamanın imkanı yoktu. Xen kılıcını ilk düşmanı ona varmadan saniyeler önce çekmişti. Kılıcın kından çekilme sesi düz ovada yeni yeni yankılanırken önüne ilk gelen üç iskelet kemik yığınları şeklinde yerde yatıyorlardı.

Xen vakit kaybetmeden atını hızlandırdı ve kılıcını iki tarafından sallayarak müthiş bir ölüm dansına başladı. Etrafında onu öldürmek için can atan iskeletler yokmuş gibi Furian’a doğru ilerledi.

‘Paslanmamışsın…’ diye fısıldadı Furian gülümsemesi bir an olsun yüzünden silinmeden. Uzun zamandır kendini zorlayacak bir rakiple dövüşmemişti.

Xen arkasında yirmiye yakın iskelete aldırmadan önündeki adama doğru ilerledi. Furian ile arasında duran iki iskelete doğru atını sürdü. Beyaz atın üzerinden sanki üzerinde zırhlar yokmuş gibi çevik bir hareketle takla atarak yere indi. Rakiplerine bir adım kala aniden durdu. Ayaklarının yerde kayması ile çıkan tozun arasında, iki eliyle tuttuğu kılıcı, etrafında çemberler çizerek döndürmeye başladı. Devinimi giderek hızlanırken oluşan ufak kum fırtınasının arasından ölüm saçan kılıcı bir görünüp bir kayboldu. Son iskeletler de bilinçsiz varlıkları ile bu ölüm saçan döngüye yaklaştılar ve birer birer yere yığıldılar. Etrafına saçılmış kemik yığınlarının üzerinden tam bir takla atarak sıçradı ve Furian’a doğru kılıcını saplamaya çalıştı. Havadayken iki eliyle tuttuğu kılıç yere sertçe saplandı. Furian çoktan geriye doğru bir adım atmıştı bile.

Furian bu diyarlara akıttığı kanlar ile nam salmış kılıcını hızla çekti. Xen de yere saplanan kılıcının ejderha motifleri arasındaki gizli düğmeye dokundu. Çıkan ufak mavi akımlar kollarına titreşimler gönderirken yerden iki kılıcı çekti.

‘Siz çocuklar daha sık dövüşmelisiniz. Yirmi beş yıldır sıkıntıdan patladım resmen.’ dedi Dui daha kıvılcımlar çıkarken.

‘Sanırım onu çok iyi yetiştirdik Dui. Artık bize ihtiyaç duymuyor bile baksana.’ Sui’nin telepatik sesi kulaklarında yankılandı.

‘Sessizlik!’ Xen’in sesi otoriter ve etkileyiciydi. İki kılıçta hemen seslerini kestiler.

Az önce ayaklarını sürüyerek ovadan ayrılan ork ve şövalye birlikleri ilk kılıç çınlamasıyla birlikte sesin geldiği yere doğru yönelmeye başladılar. Sarı toprak tekrar havalandı. Aceleci adımlarla dövüşen iki siluetin olduğu yöne doğru akın akın koşmaya başladılar. Tek bir farkla; İki tarafın da aklında savaşma düşüncesi yoktu.

Psaela ve Seveal’ın şampiyonlarını dövüşürken görmek her ölümlüye nasip olmazdı. Şimdi ise ork ve şövalyelerin oluşturduğu topluluk az önce savaşmayacaklarmış gibi yan yana bu mücadeleyi izliyorlardı. Daha doğrusu izlemeye çalışıyorlardı. Yapılan her on hamlenin ancak ikisini yakalayabiliyorlardı. Geniş ovadaki herkes gözlerini kısmış, suratlarında anlamaya çalışan bir ifade ile izliyordu.

Furian hızla etrafında döndü. Alçaktan ve yukarıdan hızla saldırdı. O kadar karmaşık saldırılar yapıyordu ki karşısındaki Xen’den başkası olsa çoktan birkaç darbe almış olurdu. Furian akıllıca davranarak nefesini toparlayabildiği her anda farklı sayılar söylüyordu. İzleyicilerden hiçbiri buna anlam veremiyordu fakat Xen bunu neden yaptığını çok iyi biliyor ve rakibine bir kez daha saygı duyuyordu. Gümüş şövalyeyi bütün hamleleri saydığını ve sabırla açık beklediğini bilecek kadar iyi tanıyordu.

Furian’ın yerden gelen tekmesinin üzerinden atladı ve anında kafasını eğdi. Az önce orda olmayan bir kılıç başının üzerinden geçerken yere basan ayaklarını serbest bıraktı ve bir takla atarak yana doğru bir hamle yaptı. Furian sol ayağını kılıcın önünden son anda çekti ve çektiği hızla geri indirip kılıcı toprak ile ayağının arasına sıkıştırdı.

‘Dui elektirik!’ dedi Xen sıktığı dişlerinin arasından sağ elindeki kılıç bir anda rakibini çarpıp birinci kalite botları üzerinde delikler açarken.

Furian ayağını irkilerek kılıcın üzerinden çekti ve elinde tuttuğu kılıç ile hızla hamleler yaparak avantajını kaybetmemek adına mücadele etti. Fakat artık çok geçti. O bir saniyeden de az olan tereddüdü sırasında Xen istediği ve beklediği açığı bulmuştu. Sağ elinde tuttuğu Sui ile yaptığı hamle gevşekçe Furian tarafından karşılanır karşılanmaz kılıcını diğer kılıcın etrafından dolandırdı ve gümüş zırlı eliyle Furian’ın suratına okkalı bir yumruk attı.

Furian darbenin etkisi ile üç adım geriledi ve sarsılmış bir şekilde zorla ayakta kalabildi.

‘A-Oo Sağ ayağını geriye attı.’ Dedi Dui sesi endişeli geliyordu.

‘ve belinin üst kısmını da iyice arkaya gerdirdi.’ Diye fikrini belirtti Sui.

‘Evet kılıç fırtınasına hazırlanıyor.’ Dedi Xen dövüşe muazzam bir şekilde odaklanmıştı ve sesinde hiçbir duygudan eser yoktu. Sağ elindeki kılıcı sıkıca tuttu. ‘Dui kalkan!’ diye emir verdi.

‘Her seferinde ben kalkan oluyorum. Artık sıkıldım. Neden Sui hiç kalkan olmuyor ki?’ diye mızmızlandı Dui

Furian sendeleyen sahte görünümünü aniden bıraktı ve birden etrafında dönmeye başladı. Ovada kendilerini izleyenlerin hayret dolu nidaları ile karışan ‘Kılıç Fırtınasından sağ çıkan olmadı.’ Sözleri bir ilahi gibi etraflarında dolaşırken tek bir ses duyuldu.

‘Dui kalkan!’
‘Dui kalkan!’ Xen ve Sui inin sesi aynı anda bağırmıştı.

Furian’ın oluşturduğu kılıç fırtınası inanılmaz bir hız ile Xen’e çarptı.

Gümüş şövalye arkadaşının bu hamlesini çok iyi biliyordu. Dikkatle ayaklarını gözlemlemişti. Furian’ın sağ ayağını destek alıp sol ayağı ile dönmeye başladığını görmüştü. Kılıç fırtınasının tek bir açığı vardı. O da bir kez başladı mı kontrolün tamamen elinizden çıkmasıydı ve böylece saldırılar tek bir taraftan geliyordu.



Son anda kalkana dönüşen Dui’yi sağ tarafına sertçe sapladı ve hemen mükemmel bir denge kurarak tek dizinin üzerine yere eğildi. Sol elindeki Sui’yi de yere saplayarak kılıçtan güç aldı ve boyun eğmez bir kaya kadar sert üzerine gelen fırtınayı karşıladı.

‘Bir dahakine ne durumda olduğumuz umrumda bile değil. İsterse kocaman bir ejder tüm nefretini üzerimize kussun. Ben kalkan olmuyo… Ahh… Hey bu acıttı! Hay bin çölde kaybolasıca…’ Dui’nin sesi çok kısa aralıklarla çınlayan kılıç sesinin arasında boğuldu kaldı.

Xen sabırla kılıç fırtınasının dinmesini bekledi. Furian bütün hırsıyla yaptığı çılgınca saldırıya devam ederken dişlerini sıktı ve dayanmaya çalıştı. Fırtına dakikalar sonra bittiğinde kulağındaki çınlamaya aldırmadan ayağını ileriye doğru uzattı. Kontrolü tamamen elinden kaybetmiş olan Furian uzatılan ayağa sertçe çarptı ve yere kapaklandı. İskeletlerle yaptığı anlamsız gösteri sonrasında böyle büyük bir saldırıya girişmişti umutsuzca ve bu onun gücünü büyük bir ölçüde tüketmişti. Oysa Xen kılıcını sallamak ve savunmaktan başka bir şey yapmamıştı.

Xen hemen Furian üzerinde baskı kurdu ve açıkları bulduğu bütün anlarda rakibine ufak kesikler atmaya başladı. Sonunda bitap düşmüş Furian yere kapaklandığında artık savaşmak için kolunu bile kaldıramayacak durumdaydı.

Xen son tekmeyi de atıp Furian’ı yere serer sermez yanında bitti ve ayağı ile onu yerde tuttu. Kılıcı ile Furian ın kılıcını elinden ittirdi ve dirseği ile boğazına abandı.

‘Sadece bir kere soracağım eski dostum.’ Artık Xen de yorulmuştu ve nefes nefese kalmıştı. ‘Neden Psaela’ya hizmet ediyorsun?’

Furian kana bulanmış dişlerini göstererek gülümsedi. Ağzındaki kanı tükürdü ve derin bir nefes aldı.

‘Seni kurtarmak için aptal!’

‘Beni kurtarmak mı? Ne saçmalıyorsun sen kafana çok mu hızlı vurdum acaba…’

‘Arenada drow ile dövüşünü hatırlıyor musun? Sen öldün Xen ve ben...’

‘Ne arenası? Neler saçmalıyorsun sen?’

Furian kahkahalara boğuldu. ‘Bana inanmıyorsan Seveal’a sor. Seni kurtarmak için kendi ruhumu Psaela’ya feda etmemi öneren oydu dostum.’

‘Sana inanmıyorum!’

Xen sinirden köpürmüştü. Eskiden arkadaşı olan bu adamın yalanları artık canına tak etmişti. Sui yi havaya kaldırdı ve hızla rakibinin boğazına doğru indirdi.

Furian’ın az önce kanlar saçan ağzından dökülen ‘dostum’ kelimesini duymamıştı bile…

Kimim Ben? Bölüm III

Posted by Malkavian On 18 Aralık 2010 Cumartesi 2 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Bölüm III



Taksinin şaşırtıcı derecede rahat koltuğuna sırtımı yaslayıp düşüncelere daldığımdan beri aklımda ‘kim’ ve ‘neden’ kelimelerinin içinde olduğu birçok soru dolanıyordu. Baş ağrıtacak kadar çok bilinmezle aynı anda uğraşmaya çalışıyordum. Bindiğim taksi sert bir frenle büyük bir binanın önünde durdu. Geveze taksi şoförüm sesini kesip de suratıma beklenti içinde bakmaya başlayınca sonunda istediğim yere geldiğimi anladım. Taksimetrede yazan miktarın iki katını ödedim ve adam tekrar konuşmaya başlamadan hemen önce kapıyı kapatıp hızlı adımlarla binaya girdim.

Gördüğüm en büyük alışveriş merkezlerinden biriydi. Hızlı adımlarla merdivenlerden yukarı çıktım ve yaşlı çekik gözlü terzinin bana tarif ettiği mağazaya girdim. Etrafıma hızlı bir bakış attım. Amma kaliteli şeyler satıyorlardı böyle. Doğruca danışma masasına ilerledim ve burun yapısından ve ten renginden burnu havada bir Fransız olduğu çok belli olan adama doğru ilerledim.

‘İyi günler bayım.’

‘İyi günler beyefendi size nasıl yardımcı olabilirim.’ Adamın Fransız aksanı ve siyah jöleli saçları resmen beni tiksindiriyordu.

İşte şimdi söyleyeceklerime çok dikkat etmem gerekiyordu. Ne diyebilirdim ki. Bu ceketi buradan aldım ama kim olduğumu hatırlamıyorum. Bana adresimi verebilir misiniz mi diyecektim. Karşımdakine belli etmeden istediğim bilgiyi almalıydım. Düşün… Düşün…

‘Bu takım elbiseyi buradan aldım ve sanırım fatura adresinde bir karışıklık olmuş. Kayıtlarınızı kontrol etmeniz mümkün mü acaba?’ O da nesi bunları ben mi söylemiştim. Aklım gerçekten hızlı çalışıyordu.

Adam seri numarasını istedi ve ben de ceketimi açmaya bile gerek duymadan ezberimden söyledim ‘198654’ ve sonra fark ettim ki hafızam oldukça iyiydi. Hatta iyi de ne kelime mükemmeldi. Mağazaya girdiğimde en fazla üç saniye kadar etrafıma göz gezdirmeme rağmen şu anda gözümü kapatsam en ince ayrıntısına kadar hangi reyonda ne olduğunu renklerine kadar sayabilirdim. İstemsizce gülümsedim ve şüphelendirmemem gereken görevlinin bana ters bakışlar atmasına sebep oldum. Ne yapabilirim ki hafızasını yeni kaybetmiş birinin bu denli güçlü bir hatırlama yeteneğine sahip olması gülünç değil de neydi?
Kafama kim veya ne vurduysa iyi iş başarmıştı.

Görevli parmaklarını önündeki ekranın hemen altında duran klavyede hızlı hareketlerle gezdirmeyi bıraktı ve kısa süren bir incelemeden sonra bir bana bir ekrana bakmaya başladı.

‘Etikete göz atmamın sakıncası var mı bayım?’ diyen Fransız onayımı beklemeden elleri ile ceketin iç yakasındaki numaraya göz gezdirdi. Sonra tekrardan bilgisayarının başına geçti ve söylene söylene ‘Ama nasıl olur bu çok değerli müşterimiz… Beye ait’

Lanet Fransızlar! Galiba bu yüzden nefret ediyorum hepsinden. Düzgün konuştuklarında bile zar zor anlaşılıyorlar bir de karşımdaki mırıldanarak konuşuyordu. Bana en çok gerekli bilgiyi yutarak söyleyen ağzının ortasına yumruk atmamak için kendimi zor tuttum.

‘Kim dediniz?’ eh denemeye değerdi.

Ağzını açtı ve tam söyleyecekken tekrar kapattı. Lanet olasıca ağzını yuvarlamıştı. ‘O’ ile mi başlıyordu acaba.

‘Belli ki bir yanlış anlaşılma olmuş. Faturamı bahsettiğiniz beyefendiye göndermişsiniz. Bana adresini verirseniz muhasebecimi gönderip faturamı geri aldırabilirim.’ Eh bu durum için fena yalan değildi. İlkini de destekliyordu fakat neden olduğunu bilmesem de nefret ettiğim görevli bu numarayı da yutmadı.

‘Üzgünüm bu bilgiyi sizinle paylaşamam. Fakat bir kimlik ve telefon numarası verirseniz kaydınızı alabilirim.’

Hiç yararı yoktu. Çıkmaz yola geldiğimde anlarım. Ben ısrar edecektim ve o da inatlaşmaya devam edecekti. Sonra ben müdürü ile görüşmek istiyorum diyince de, iyice bana gıcık olup istediğimi yapmamak için elinden geleni yapacaktı.

O sırada yaklaşık üç metre ileride kasada ödemesini yeni yapmış olan bayan fişine bakarak dalgınca mağazanın çıkış kapısına doğru yürümeye başladı.

‘Pekala…’ Dedim ve vücudumun kontrolünü beş saniyeliğine tamamen yitirdim. Bilinçaltımın derinliklerinde çok yetenekli biri vardı ve kontrolü eline almıştı. Acemi hafızamla, deneyimli vücudumun yaptıklarını bir seyirci gibi izlemekten başka bir şey yapamıyordum. Ellerim daha önce bahsettiğim kuvvetli hafızamın mağazada önceden belirlemiş olduğu, danışma masasının üzerindeki rengârenk fularlardan birini hızla çekip alırken, vücudum hiç bir şey yokmuşçasına arkasını dönüp az önce alışverişini tamamlamış bayana hafifçe çarptı. Ağzım ’Çok affedersiniz.’ Derken bir elim kadını omuzlarından tutup kibarca özür diliyor, diğer elim ise az önce yürüttüğü üzerinde alarm olan fuları kadının alışveriş çantasına atıyordu.

Ta Taa… Alarm çalarken önümdeki Fransız koşarak girişe gitti ve bayanı nazikçe sorgulamaya başladı. İçimden ıslık çalarak rahat bir yürüyüş ile masanın arkasına dolandım ve adresi kolayca hafızamın bir köşesine not ettim.

O pislik Fransızın ‘O’ ile başlayan bir şey söylemeye çalıştığına emindim zaten. Takım elbisemin sahibi Bay Osgard bekle beni geliyorum.

Bu arada Fransızlardan neden bu kadar çok nefret ediyorum acaba?

Kimim Ben? Bölüm II

Posted by Malkavian On 10 Aralık 2010 Cuma 3 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?
Bölüm II




Elimde bir gazeteden yırtılmış kısmen temiz bir kağıt parçasının üzerine özenle yazılmış bir adres vardı. Hemen gözlerimi etrafta gezindirdim. Tahmin ettiğim gibi sokak levhalarındaki isimler Latince harflerle yazılmıştı. Ohh… Çin’de olmadığıma ne kadar sevindim anlatamam. Sokak isimleri bana hiçbir şey ifade etmiyordu ve bir taksiye atlayıp ‘Beni hemen bu adrese götür!’ de diyemezdim. Artık bir amacım ve ulaşmam gereken bir yer vardı, fakat oraya nasıl gideceğim hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. En büyük sorun da beş kuruşumun olmamasıydı. Bu sorunu hemen halletmem gerekiyordu.

Düşüncelere dalmış bir şekilde adımlarımı atarken etrafın sessizleştiğini ve ana caddeden uzaklaştığımı unutmuş olmalıyım. Yine bir ara sokağa getirmişti ayaklarım beni.

‘Hey! Zengin pislik bütün paralarını sökül bakalım!’ Kalın ve tehditkar bir sesti. Sesin sahibi siyahi, bonus kafalı, iri yarı adam bu cümleyi bana düşük bel giydiği kot pantolonunun arka cebinden ufak bir bıçak çıkartırken söylemişti.

‘Geç kaldın. Başka kapıya Jimmy!’ dedim sakince. Bu da neydi böyle? Evet adam bariz bir şekilde geç kalmıştı. Meteliğim yoktu fakat bu durumu bu kadar sakince karşılamam ve üzerine bir de adamla dalga geçmem kabul edilir şey değildi doğrusu. Eh en azından müzik zevkim fena değildi.

‘Hep aynı terane. Söyle bakalım gece uyurken de onlara sarılıp mı uyuyorsun?’ Suratında oluşan pis gülümseme siyah tenine tezat oluşturan bembeyaz dişlerini ortaya çıkarmıştı.

Omuz silktim ve iri yarı adam bana yaklaşırken, ben de bir iki hızlı adımla adama doğru yaklaştım. Belli ki şaşırmıştı. Genelde karşılaştığı insanlar o yaklaşırken umutsuzca arkalarındaki duvara doğru adım atıyor olmalıydı. Sahi ben niye öyle yapmıyorum ki?

Adam derin bir nefes aldı ve bıçağını geniş bir hareketle genişten salladı. Ya da sallamaya çalıştı demeliyim. Koluna ve dirseğine arka arkaya iki darbe indirdim ve eğilerek etrafımda tam bir tur attım. O da nesi! Yaklaşık yüz kiloluk kas yığını, ayakları tepede başı aşağıda yüzünde garip bir ifade ile yere kapaklanıyordu. Derin nefes alışın hamle yapacağına dair işaret olduğunu ve kolunun tam olarak neresine vurursam rakibimi acıdan kıvrandırırım biliyordum. Dövüş dersleri almış olmalıydım. Bu cüssede bir adamı tepetaklak edebiliyorsam fizikten de az buçuk anlıyordum. Bütün paramı kaliteli giysilere harcamamam ya da onlara sarılıp uyumamam iyi olmuş.

Tam olayın heyecanını üzerimden atıp suç mahallinden uzaklaşmaktaydım ki - Hadi oradan kimi kandırıyorum. Bir damla bile heyecanlanmamıştım- Bu Jimmy kılıklı adamın anlık problemlerimin hepsine çözüm getirdiğini fark ettim.  Hızla ellerimi baygınlığın verdiği bilinçsizlikle sayıklayan adamın ceplerinde dolandırdım. Hatırı sayılır bir tomar para ve güzel kokular yayan, torbalanmış, birinci kalite, iki yıl bol su ile yetiştirilmiş ot buldum.

Bir otun kokusundan bu kadar çok bilgi edinmemden çok, bir gram bile canımın istememesine şaşırmıştım. Demek ki bağımlı değildim ve aslına bakarsanız nefret bile ediyordum. Az önce yaptığım Bruce Lee hareketleri de cabası. Acaba odamda asılı bir posteri var mıdır?

Jimmy’nin ceplerinde bulduğum birinci kalite otu ve bir tomar parayı cebime indirdim ve düşüncelere dalmış bir şekilde ıslık çaldım. Ani bir fren ile önümde duran taksiye atladım ve ‘Beni hemen bu adrese götür!’ dedim ve adam aptal aptal suratıma bakmaya başladı.

Filmlerde bu replik gerçekten çok karizmatik duruyordu. Eh tabi bahsi geçen filmlerde üzerinde Çince yazılar olan gazete parçasını taksiciye uzatmıyorlardı. Atmosferi tamamen kaybetmiş şekilde adamın elinden adresi alıp çevirisini bir güzel yaptıktan sonra arkama yaslanıp elimdeki veriler ışığında bir sonuç çıkarmaya çalıştım.

Öncelikle hafızamda tık yoktu. Çince biliyordum ve anlaşılan züppenin tekiydim. Ayrıca ilginç şeyler hakkında gereğinden fazla bilgi dağarcığına sahiptim ve kung-fu biliyordum. Garip bir karışım ve işin aslı artık iyi adamlardan olmadığım gerçeği giderek güçleniyordu. Bundan sonra karşılaşacağım kişilerle konuşmalarıma ekstra dikkat etmem gerekecekti. Eğer bir çeşit mafyaysam ve düşmanlarım hafıza kaybımı öğrenirse hoş olmayan şeyler meydana gelebilirdi.

Hafıza kaybı yeterince kötü değilmiş gibi, bir de şimdi mafya olmakla uğraşmak zorundayım iyi mi!

En azından mafya olduğuma seviniyordum. Onlar silah kullanırlar ve düşmanlarını dövmek yerine, onların muhtelif yerlerinde delikler açmayı amaçlarlar. Temiz iş. Kafamdaki gibi lanet olasıca şişliklerle uğraştırmıyorlar insanı.

Aklımda şimdi yeni bir soru belirmişti. Madem dövüş sanatlarında bu kadar ustayım, neden bu lanet olasıca Çin mahallesinin ara sokaklarında sağlam dayak yemiş şekilde kendime geldim?


Kimim Ben?

Posted by Malkavian On 8 Aralık 2010 Çarşamba 1 Kişi Düşüncesini Belirtti

Kimim Ben?

Olabildiğine uzun binaların çevrelediği bu dar sokakta, yağmurla asfalta yapışmış gazete sayfalarının oluşturduğu kaotik desenlerin üzerinde gözlerimi açtım. Hissettiğim ilk şey vücudumun çeşitli yerlerinden beynime gönderilen acı sinyalleri oldu. Her yerim sanki birkaç defa yüksekten düşmüşüm de ağrımayan yerim kalmamasına özellikle dikkat etmişim gibi ağrıyordu. Bunca zamandır baygın yatmış olmalıyım. Üzerimdeki uzun siyah pardösü ve içine giydiğim kaliteli takım elbisem sırılsıklam olmuş. İyi de deminden beri aklıma takılan bir soru var…

Kimim ben?

Elimle hafifçe başımın her yerini yokladım. Evet, ağrılarımın büyük bir çoğunluğunun kaynağını bulmuştum. Kan yoktu fakat bolca şişlik ve darbe izi vardı. Sağa doğru bir adım attım ve sonra vazgeçip sola doğru gitmeye karar verdim. Sonra tekrar durdum. Kim olduğumu hatırlamadığım gibi nerede yaşadığımı da hatırlayamıyordum. Derin bir nefes alıp kendime ‘Sakin ol.’ Dedim. Hemen ellerimi bütün ceplerimde hızlıca gezdirdim. Ne bir kimlik, ne de bir cüzdan vardı. Eh bu ara sokakta on dakikadan fazla baygın kalmış olmalıydım. Herhangi bir sokak serserisi daha fazla içki alabilmek adına pek ala kolayca cüzdanımı cebine indirmiş olabilirdi.

Birçok darbe almış olmasına rağmen aklım hızlı ve pratik çözümler üretmeye devam ediyordu. Demek ki zeki biriydim. Hemen ceketimi ve birinci sınıf görünen pardösümü inceledim. Herhangi bir marka yoktu fakat bir numara yazılmıştı özenli harflerle küçük bir etikete. ‘198654’ Bu iyiye işaretti işte. Marka giyinsem herhangi bir dükkandan herhangi bir fiyata bu ürünü almış olabilirdim fakat numaralar sadece özel tasarımlarda olurdu.

Ceplerimi tekrar kontrol ettim. Lanet olasıca hırsız tek bir kuruş bile bırakmamıştı. Hemen kalabalık olan sokağa adım attım ve önüme gelen ilk dükkandan içeriye attım kendimi. ‘İyi günler beyefendi.’ Ooo çok fiyakalıyım. Diksiyonum oldukça düzgün ve kelime vurgularını çok iyi yapıyorum. Bu konuda eğitim aldığım çok belli. ‘Acaba rica etsem bana buraya en yakın kendi kreasyonlarını yapan terzi veya mağazayı tarif edebilir misiniz?’

Adam elinde dikmekte olduğu kumaşı bir kenara bırakıp burnuna kadar düşürdüğü gözlüklerinin üzerinden bana baktı. ‘Tarife gerek yok bayım. Etrafınıza bir bakın.’

Kendime not: Pratik zekalı ve zekiyim ama olabildiğine dikkatsizim.

‘Ah tam da aradığım yer. Bayım acaba bu üzerimdekilere bakıp bunların kimin elinden çıktığını söyleyebilir misiniz?’

Adam soru karşısında biraz afallamıştı. Tabi ki benim hafıza kaybımdan haberi yoktu. Ya beni onu test etmeye çalışan ukalanın teki sanıyordu ya da... Her neyse.

Şüpheci de olsa yine de bana yaklaştı ve ustalıkla ceketimin dikişlerini inceledi. Daha sonra pardösümü çıkartıp ceketin arkadan duruşuna baktı, kumaşı eliyle inceledi ve en son olarak da iç tarafındaki numaraya baktı. Benim ilk yaptığım şeyi en son yapması nedense bu adamın işinin ehli olduğuna emin olmama neden oldu. Gözlüklerini gözüne yaklaştırdı ve numarayı inceledi. Eline bir kağıt aldı ve bana bir adres yazdı. Adama hayranlıkla karışık bir minnet hissi duymuştum. Cebimde tek kuruşum yoktu ve borçlanmıştım. İçgüdülerimle hareket edip ihtiyarın kafasının iki yanına ellerimi koydum ve yüzümü alnına yaklaştırıp hafifçe üfledim.

Bunu da her ne halt etmeye yaptıysam!

İlginç bir şekilde adam yaptığım garip hareketle ilgilenmedi. Dikiş makinesinin başına geçti. Hali hazırda yapmakta olduğu ve bana göre mükemmel olan işi bir çırpıda eliyle makineden çekti ve yeni bir kumaş koyup gözlerinde yeni oluşan parıltı ile işe koyuldu. İçimde bu yaşlı çekik gözlü adama olan borcumu yaptığım delice hareketle ödemişim gibi tanıdık bir his vardı.

Bir dakika durun bakalım! Az önceki ihtiyarla Çince mi konuştum ben? Evet, resmen akıcı bir şekilde Çince biliyordum. Yine aklımdaki ses bağırarak ilk aklıma gelen soruyu dillendirdi.

Kimim ben?

Denge Bölüm VIII Yayında!

Posted by Malkavian On 2 Kasım 2010 Salı 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

DENGE
BÖLÜM VIII
Değişen Hayatlar


Parlak zırhlarla kaplı kaslı kolları ile uçan atın yelesine sıkıca tutunmuştu Xen.Yüzlerce farklı sancağı taşıyan, zırhlarından bulutlu havanın boğuk ışığı yansıyan şövalyeler düzenli bir şekilde savaş alanını terk ederlerken, hüzünlü bir melodi çalan bando takımı havadaki kasveti iyice arttırmıştı. Bu düzenli ordunun tam zıt yönünde her bir yana düzensice kabileler halinde dağılan, hatta dağılırken bile kendi aralarında kavga eden ork grupları yer alıyordu. Xen güçlü kolları ile tuttuğu yeleyi hafifçe çekti ve uçan atı yere doğru yöneltti. En çok değer verdiği dengeyi korumak adına en nefret ettiği şeyi yapmıştı yine. Dağılan orkların çaldığı kalın borular, şövalyelerin hüzünlü melodisine karışmıştı. Atından inip öldürdüğü şövalye ve orkların yerde bıraktığı kanlı izlerin önünde durdu. Kulağına çalınan hüzünlü müzikle ayaklarını sürüyerek savaş alanından uzaklaşan kalabalık ork grupları ve şövalyeler, arkadaşları için mi yoksa savaşamadıkları için mi bu kadar isteksizler acaba diye merak etmeden duramadı.

Uzun bir süre en iyi kılıç üstadlarından eğitim görmüştü Xen ve yüzyıllardır savaşıyordu. Amaçsızca duello yaptığı gençlik yılları ve bir amaç uğruna savaştığı uzun yılların görüntüleri zihninde birbirine karışmıştı. Şövalyelerin liderleri güvenli surlarının arkasına geçmek üzereydi. Bulutlu havanın hafif nemli ve güneş ışınlarından yoksun ferahlatıcı kokusu burnuna çalınırken, Xen havadaki titreşimleri şövalyelerin yanındaymışcasına duyabiliyordu. Onur, gurur, şan, şöhret ve orklara karşı zaferden bahsediyorlardı. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı ve sinirle gülümsedi. Kimse savaşın o kötü yüzünü görmek istemezdi. Savaşta düşenlere kutlamalar, şaşalı törenler, yakınlarına ise hediyeler sunulurdu. ‘Bir amaç uğruna cesurca öldü.’ denirdi hep. Oysa ki, Xen biliyordu. Hem de çok iyi biliyordu ki muharebe alanında bu anlatılanlar neredeyse hiç yaşanmazdı.


Dümdüz uzanan Tenador Ovası’nın ortasında bulunan Seveal’ın sancağına tutundu ve bir dizinin üzerine çökerek çelik gibi sert bakan gözlerini usulca yumdu. Görüntüler hemen gözleri önünde akmaya başladı. Kalabalık ork güruhu, dört nala üzerlerine gelen parlak zırhlı şövalyeler ile karşılaşmak üzereydi. Dikkatle izledi Xen. Etrafında ne gurur, ne de onur görebiliyordu. Tek duyduğu ve keskin olarak tadabildiği şey olan ‘korku’ havayı doldurmuştu. Tüm benliğinde savaş alanındaki her bir orkun ve şövalyenin korkularını hissedebiliyordu. Büyük bir gürültü ile ilk sırayı oluşturan orkların devasa baltaları, şövalyelerin dört nala koşan atlı birliklerinin mızrakları ile buluştu. Bütün o ihtişamlı sözlerin unutulması için savaşın ilk saniyeleri bile yeterliydi. Hızla kafasını uzağa çevirdi Xen. Hayatında yeterince kan ve vahşet görmüştü. Kafasını çevirdiğinde gördüğü manzara karşısında gülümsedi tekrardan. Şanlı ve onurlu şövalyelerin bazıları savaş alanını terk etmeye başlamıştı bile. Hiçbir şeyden korkmayan vahşetle doğup kinle yaşayan orklar gibi. Kaçanların bazıları kendi askerleri tarafından katlediliyordu ve hain olarak damgalanıyordu. Kim bir metre önündeki arkadaşının parçalara ayrılıp her uzvundan kanlar fışkıran görüntüsünü görüp ümitsizliğe kapılmazdı ki? Körü körüne böyle bir savaşa devam etmek için deli olmak gerekirdi ve görünüşe göre yeterince deli bu alanda toplanmıştı.

Kimse savaşın bu yönünü anlatmazdı. Belki de bunları görüp anlatacak kadar uzun süre yaşayamadıkları içindir kim bilir. Ama Xen çok iyi anlıyordu. Kuru toprağın bir saat içinde ter ve bolca kan ile sulanmış yapışkan bir çamura dönüşmesini izledi. Güç ve hızla saldıran gurupların birbirlerine yorgunluk, susuzluk ve ümitsizlikle, kalan güçlerinin son bir damlası ile etkisiz vuruşlarını izledi. Bir süre sonra balçığa dönen çamurun üzerinde dayanıklılık savaşı verilecekti. Zırhların ağırlığı alınan darbeler ile on kat artmış ve savaşanların üzerlerinde inanılmaz bir baskı yaratmaya başlamıştı. Ölümü açıkça davet etmek için bile olsa yorgunluktan bitap düşmüş şövalyeler, zırhlarından birkaç parçayı üzerlerinden çıkarmaya başladı. Yere düşenlerin sayısı o kadar fazlaydı ki adım atacak yer bulmak çok zorlaşmıştı. Adım atacak yer bulunsa bile çamura gömülen ayaklarını geri çıkarmak ve yeni bir hamle yapmak işkence haline gelmişti.  Yerde yatanların neredeyse üçte biri yorgunluktan bayılmıştı. Güneş batarken ayakta kalabilen insan ve orklar birbirleri ile boğuşmaktan öteye gidemiyorlardı. Saçı başı kan, ter ve çamurla yıkanmış suratı artık görünmez olmuş bir şövalye parmaklarını bir Orkun gözüne batırdı. Acı çığlığı atan ork o anda sıktığı şövalyenin boğazını daha da hiddetle sıktı. İkisi birden birbirlerine kenetlenmiş şekilde, çamurla kaplı yer yer bordoya çalan ölü nehrine katıldılar.
Kimse kızılımsı çamurdan, kesilen ve biçilen uzuvlardan, ölü yatarken gözleri kargalar tarafından çalınıp götürülen cesetlerden, baygın yatarken tek tek bıçaklanarak öldürülen cesur savaşçılardan, birbirine saldırırken suratlarında oluşan korku ve üzüntü ile ölümü bulan kahramanlardan bahsetmezdi. Çoğu savaşçının öleceğinin bilincine son anda varıp savaşırken ağladığını kimse bilmezdi. Bilenler de hayatları pahasına bu sırrı saklar ve ‘ Cesurca öldü.’ Demekle yetinirdi.

Xen daha fazla dayanamayıp gözlerini tekrar açtı. Kendine her gün yeniden dengeyi sağlamak adına yaptıklarına dayanma gücü veren, Seveal’ın mükafatına şükretti. Eğer bu yerde yatan az sayıda şövalye ve orku öldürmeseydi ne olacağını az önce görmüştü gözlerini kapatınca. Şimdi yaptığından ve kendinden daha da emin ayağa kalktı. Bu yeteneği olmasaydı bir gün bile yeni yaşamına dayanamazdı. Balçıkla kaplanmış kan gölünün içinde yatan yüzlerce cansız bedeni düşündü. Tekrar kendi kendine fısıldadı kimsenin duyamayacağı şekilde ‘Üzgünüm…’

O kadar uzun süre düşüncelere dalıp, kanla kaplı toprağın üzerinde hareketsiz durmuştu ki bir karga onu heykel zannedip üstüne konmaya kalktı. Asperi’den gelen sinirli bir kişneme ile son anda farklı yöne uçan karganın telaşlı kanat çırpışları Xen’i kendine getirdi.

Bu alternatif geleceğe bakış onun yaşam enerjisini az da olsa götürmüştü. Duyuları yavaş yavaş eski haline dönerken atı tekrar kişnedi. Xen bu kişneme tonunu çok iyi biliyordu ve hızla sese tepki vererek yere yattı. Kafasının hemen üzerinden büyük bir vızıltı ile geçen çelik uçlu mükemmel yapılmış ok arkasındaki ağaca saplanırken, hızla kafasını kaldırıp elini kılıcına götürdü.

‘Üzülmene gerek yok Xen.’ dedi ilerideki çalılıktan bir ses.

Xen ayağa kalkarken kılıcını tekrar kınına soktu. Bu derece düşük bir fısıltıyı ancak bir kişi duymuş olabilirdi.

‘Bu savaşın arkasında senin olduğunu anlamalıydım Furian… Eski dostum’ dedi Xen ‘eski’ kelimesini vurgulayarak.

‘ve ben de planlarımı mahvedenin sen ve senin lanet olasıca Tanrıçan olduğunu anlamalıydım’ dedi Furian. Yüzündeki gülücük Xen’in kılcını kınına sokması ile birlikte yavaş yavaş silinirken, kendini gizleyen çalılığın içinden çıkıverdi.

‘Neden Furian? Orkların insanları öldürmesi ne işine yarayacaktı? Neden bir zamanlar en yakın dostum olan sen bu yola düştün? Ve neden artık kaosa hizmet ediyorsun?’ dedi Xen bu soruları defalarca Furian’a sormuştu ama hiç doğru düzgün bir cevap alamamıştı. En yakın dostu bildiği birlikte eğitim aldığı. Hatta Arenadaki o savaşta hayatını –ya da ruhunu- kurtaran can dostu şimdi tek rakibiydi.

Furian sadece ağzını açıkta bırakan başlığının altından fısıltı ile konuştu: ‘Göremeyen birine güneşi, nehirleri, dağları ve okyanusları anlatarak onun ufkunu aydınlatabilirsin, fakat görmemeyi seçmiş birine güneş bile karanlıktır Xen, eski dostum…Bu soruların ile her ne yapmaya çalışıyorsan boşuna uğraşıyorsun.’ Furian durakladı ve arkasını dönüp geldiği çalılıkta kaybolurken ekledi ‘Bir dahaki karşılaşmamızda attığım ok seni ıskalamayabilir. Aptallık edip savaş alanında bu kadar dalgın dolaşmaya devam etmezsin umarım.’ Ve gözden kayboldu Furian fısıltılı sesi daha anca Xen’in kulaklarına ulaşabilmişti.

DENGE Bölüm VII Çıktı

Posted by Malkavian On 15 Ağustos 2010 Pazar 0 Kişi Düşüncesini Belirtti

Denge Adlı hikayenin VII. Bölümü sizlerle.

Yazarın Notu: Eh destansı savaşlar kolay anlatılmıyormuş bunu öğrenmiş oldum. Uzun zaman yazamadığım için kendimi affettrimek için biraz bolca yazdım. Birçok sorunuza da bu bölümde cevap bulacağınızı düşünüyorum. İyi okumalar.

Küçük Bir Tebessüm

Posted by Malkavian On 5 Ağustos 2010 Perşembe 11 Kişi Düşüncesini Belirtti

KÜÇÜK BİR TEBESSÜM

Dışarıdan gelen ani bir fren ve keskin bir korna sesi ile uyandığımda saat sabahın dokuzuydu. Bir yandan gerinirken, ağzımı genişçe açarak esnedim. Bugün nedense inanılmaz yorgun hissediyordum kendimi. Yorgunluğun da etkisi ile sendeleyerek salona doğru yürüdüm ve kendimi kanepeye atıverdim.

Televizyon açıktı. Jena işe giderken açık bırakmış olmalıydı. Kendimi fırlattığım kanepeden kafamı uzatıp masaya baktım. Tam tahmin ettiğim gibi süte bulanmış kakaolu mısır gevreğim masanın üzerine bırakılmıştı. Bir iki saniye açlığımın mı? Yoksa yorgunluğumun mu? Daha fazla olduğuna karar vermek için duraksadım. Karnımdan gelen ince gurultu bu sorularıma hemen cevabı yapıştırdı.

Masadaki mısır patlağı süt karışımını ağzıma dayayarak kana kana içtim. Bu sırada Jena’nın açık bıraktığı televizyonda en nefret ettiğim program başlamıştı. Yapmacık olduğu bariz belli olan ağlamalar ve kocasını arayan genç kadınların yakarışı filan. Gözlerimi devirdim ve az önce bitirdiğim tabağa hüzünlü bir bakış fırlatarak kumandanın bir köşesine atılı olduğu kanepeye doğru seğirttim. Kanal değiştirmek için kumanda tuşlara bastım fakat bu lanet olasıca yeni kumandanın kanal değiştirme tuşları olması gereken yerde değildi. Önce bir güzel en nefret ettiğim programın sesini sonuna kadar açtım. Sonra da bir güzel parlaklığı sonuna kadar getirdim. Ha benim için pek bir şey fark etmiyor zaten renk körüyüm…

On beş dakikalık uğraştan sonra sesi tekrar kısmayı başardım ve umudumu kesip sütün de etkisiyle artan yorgunluğuma kendimi teslim ettim. Kanepede tatlı bir şekerlemeye daldım. Uyandığımda neredeyse akşam olmak üzereydi. Duvardaki saate baktım, beş e çeyrek vardı. Jena on beş dakika sonra burada olacaktı. Hemen kalktım ve silkindim. Üzerimi başımı düzelttim ve kapının yanındaki aynada kendimi son kez kontrol ettim. Çok yakışıklı görünüyordum. Bugün söyleyecektim. Jena’ya onu ne kadar çok sevdiğimi itiraf edecektim. İçimden delicesine dua ettim ‘Tanrım ne olur o da beni sevsin. Onsuz ben ne yaparım?’’

Kapı deliğinden gelen klik sesi ile irkildim ve girişe doğru hızla geçtim. İşte Jena karşımdaydı. Yorgunlukla düşmüş gözkapaklarının altından görünen iki tane mavi küre ve dağınık koyu siyah saçları salına salına içeri girdiler. Ellerinde tuttuğu torbalar ve anahtarları bir yığın halinde bir kenara bıraktı.

Boğazımı temizledim. Bir adım öne attım ve ‘Seni seviyorum Jena. Hep sevdim ve hep seveceğim. Sana deli gibi aşığım!’ dedim.

Yüzünde beliren yorgun hatlarını yarıp geçen gamzeleri ile bana baktı ve beni kollarının arasına aldı. ‘Jack! Bir tanecik aşkım benim. Beni hep kötü günlerimde güldürüyorsun ve hep benimlesin…’ dedi ve beni öpücüklere boğdu.

Tanrım mutluluktan uçmak üzereydim!

-----0-----

Jena bugün iş yerine yeni gelen mini etekli kendinden genç bir kadın yüzünden terfi alamamıştı. Bu devirde patronunun kötü emellerine alet olmadan çalışmak gerçekten zor zanaattı. Morali sıfırdı. Yine de kendi çizdiği kuralların dışına çıkmadığı için mutluydu. Ellerinde torbalar ile evin kapısını araladı. Ellerinde uzunlamasına kırmızı izler bırakan ağır torbaları hemen bir kenara bıraktı. Karşısında Jack duruyordu. Jena gülümsemeden duramadı. Her eve geldiğinde Jack’in onu karşılamasına bayılıyordu.
Jack sanki bir insanmışcasına bir adım öne attı ve ‘Miyavvvv… Miaavv…’ dedi

Jena bütün kendisini üzen şeyleri bir anda unuttu ve bembeyaz tüyleri olan kedisini kollarına aldı. Kedisi yine onu en moralsiz zamanında neşelendirmeyi başarmıştı.

‘Jack! Bir tanecik aşkım benim. Beni hep kötü günlerimde güldürüyorsun ve hep benimlesin…’ dedi ve onu yanaklarından öptü.

-----SON-----

Angela & Michael

Posted by Malkavian On 13 Temmuz 2010 Salı 5 Kişi Düşüncesini Belirtti

Angela & Michael
Bölüm I
Angela

Kulağını inletircesine çalan alarmın sesiyle uyandığı gibi yatağının ucunda duran pembe terliklerini çalar saate atması bir oldu. Yataktan gözleri kapalı bir şekilde adeta zombi gibi yürüyerek önce beyaz uzun sabahlığını giyindi. Sonra da fırlattığı terliğini bulmak için sağ gözünü hafifçe araladı. Terlikleri giyer giymez saatin çok geç olduğunu fark ettiği için banyoya doğru koşturdu. Aceleyle dişlerini fırçalayıp, saçlarını gelişigüzel arkadan topladı. Odasında bulunan tek koltuğun üzerine çıkarmış olduğu dünden kalma kot pantolonunu ve dar bluzunu giydi ve dış kapının önünde aceleyle ayakkabılarını bağlamaya koyuldu. Saatini kontrol etti. İlk derse geç kalmıştı bile… Kapıyı açıp elindeki defter ve kitaplar ile hemen asansöre yönelmek niyetindeydi ki Michael ile çarpıştı.

Michael her zaman saçlarını dağınık bırakan ve her zaman hayata karşı umursamazmış gibi davranan gördüğü en rahat insanlardan biriydi. Uzun boylu, beyaz tenli ve siyah saçlı normal kiloda bir çocuktu işte. Tabii ki her zaman saçma sapan şeylerden bir koleksiyon oluşturup üzerine geçirmesi ve bunları kendine yakıştırmasını saymazsak. ‘Bu çocuk benim pembeler ve beyazlarla dolu dolabımı bile kurcalasa kendini inanılmaz erkeksi ve aynı zamanda da yakışıklı gösterecek bir şeyler bulabilir ‘ diye düşünürdü hep Angela. Michael her zamanki kibarlığı ve atikliği ile yerdeki defter yığınına ilk davranan oldu.  Daha Angela ne olduğunu anlayamadan eline düşürmeden önceki sırası ile dizilmiş defterlerini ve kitaplarını tutuşturan çocuğa tekrardan bakakaldı. Uzun zaman olmuştu. Neredeyse 6 yıldır Michael onun en yakın arkadaşıydı ve son 2 senedir de komşusuydu. Michael gülümsedi ve bir el işareti ile Angela’ yı önden gitmesi için teşvik etti. Asansöre bindiklerinde Michael nedense derin bir nefes verdi. Hep böyle yapıyordu aslında Angela şimdi fark etmişti. Garip zamanlarda garip tepkileri vardı arkadaşının. Asansöre binmeden hemen önce etrafı iyice koklamıştı. Ne garip çocuktu aslında. Bazen iki hafta evinden, hatta odasından dışarıya adımını atmaz fakat iki hafta sonra ilk çıktığı gün, sanki o kendini eve kapatan, insanlardan kendini dışlayan çocuk değilmiş gibi, o bar senin bu bar benim gezer ve hiç bir şey olmamış gibi eğlenirdi. Güncel haberlere asla uzak kalmazdı ve okulda çıkan son dedikoduları nasıl oluyorsa evinde geçirdiği iki haftanın sonunda bile şaşırmadan karşılardı.

‘Neden her asansöre binişimizde derin bir nefes veriyorsun? İnsanlar genelde asansörden inince bunu yapar diye biliyorum ben.’ dedi Angela her zamanki araştırmacı ses tonu ile.

‘Öyle mi? Hiç farkında değilim’ dedi Michael her zamanki umursamazlığı ile elinin tersini sallayarak, saçma bir düşünceyi savar gibi yaptı. ‘İşte geldik. Önden buyurmaz mıydınız hanımefendi? ’ diyerek ufak bir reverans yaptı.

Angela gülümsedi ‘ Ah çok naziksiniz beyefendi ama ilk derse geç kaldık farkında değilsiniz galiba.’

‘Aksine o kadar farkındayım ki John’ dan benim ve senin yerine yoklamaya imza atmasını istedim bile. Eee kahvaltıyı nerde yapmak istersin. Kurt gibi acıktım ve ilk 3 derse girmek zorunda bile değiliz artık’

Angela tekrar gülümsedi. Hep bir adım önde diye düşünmekten kendini alamadı. Yanından geçtikleri bir fast food lokantasına doğru yönelmeye başladı ama Michael onu omzundan tuttu ve yönünü zorla değiştirdi. ‘Sabah sabah böyle şeyler yememelisin. Daha sağlıklı bir yerler seç lütfen’ dedi ve kızı elinden tutup çekiştirerek açık büfe bir salatacının önüne götürdü. Neredeyse bunu yaparken telaşlı görünüyordu. Dükkana girmeden önce sağına ve soluna tekrar tekrar baktı. Etrafı iyice kokladı ve sonra bir masa seçip oturdu. Angela arkadaşının bu davranışlarına alışmıştı ve itiraz etmeden masaya oturdu. Michael’in iki tepeleme doldurduğu salata tabağı ile kendisine doğru gelişini keyifle izledi. Yaklaşık bir saatlerini kahvaltı yaptıkları mekanda kahkahalar atarak geçirdiler. Michael eğer havasındaysa her zaman onu gözlerinden yaşlar gelene kadar güldürürdü. Eğer değilse Michael’ı da çevresindekileri de güldürmenin hiçbir yolu yoktu.

İlk üç dersin bitimine az bir süre kala okula vardılar ve kalan derslerine girdiler. Ders çıkışında Angela yurt dışından yeni gelen bir çocukla konuşuyordu ve Michael birden tepelerinde bitiverdi.

‘Akşam ne yapıyoruz Angela? Bir yerlere eğlenmeye gidelim mi?’dedi Michael umutla. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı.

‘Süper fikir. Charles sen de gelmek ister misin? Hem bu gece bir şeyler içip biraz etrafı gezdiririz sana.’ Dedi Angela yeni insanlarla tanışmaktan hep inanılmaz keyif almıştı.

Michael bariz bir şekilde suratını buruşturdu ve kimseyi inandırmayacak bir ses tonu ile
‘Evet. Aramıza katılmanı gerçekten çok isteriz’ dedi.

Charles ‘ Çok isterim akşam 8 gibi işlerim bitiyor. Sizi cep telefonundan arayıp haberdar ederim.’ dedikten sonra gülümseyerek anfiden dışarı çıktı.

Daha Michael ağzını açamadan Angela ona doğru dönüp ‘ Bir kere de yeni tanıştığımız insanlara karşı bu kadar kaba olmasan ne olur sanki?’

‘Bir kere de yeni insanlarla tanışmasan da hali hazırda bulunan arkadaşlarımızı eğlenceye katsan ne olursa ondan olur canım.’ diye cevabı yapıştırdı Michael hemen.

 ‘Akşam 8 de görüşürüz Michael bazen çocuk gibi davranıyorsun.’

Michael derin bir iç çekti. ‘ Evet sanırım öyle davranıyorum ama yine de beni çok seviyorsun değil mi?’ dedi ve muzipçe sarıldı. Angela sarılmanın etkisi ile yumuşamıştı bile. ‘Şebek…akşam görüşürüz’ dedi ve o da anfiyi terk etti.

----0----

Akşamki buluşmaları çok eğlenceliydi. Evde oturup vişne-votkalarını içmişler, ardından Angela’nın yeni aldığı karaoke oyunu ile kahkahalar doruk noktasına çıkmıştı. Taa ki gece boyu yapmacık gülüşlerle eğlenip Charles’ı süzen Michael  ‘Artık bu kadarı fazla!’ diyerek Charles’a okkalı bir yumruk sallayana kadar. Angela gördüklerine inanamıyordu. Sinirden kudurmuş gibi Charles’ın üzerine yürüyen ve birbiri ardına yumruklarını sıralayan Michael durmak bilmiyordu. Her yumrukta adamın suratından daha da fazla kan geliyordu ama Charles hiç bir şey olmamış gibi kendi yumruklarını savuruyordu. Gözlerinin önünde ölümüne dövüşen iki adam da kanlar içinde kalmıştı. Bu kadar vahşi bir kavgada beyaz halısının üzerinde nasıl olup da bir damla kızıllık olmadığını merak edecek dikkati toplayamamıştı tabi ki Angela. ‘Lanet olasıca defol git buradan!’ diyen Michael son bir yumruk salladı ve Charles koşarak evin kapısına çarptı. Sersemlemiş gibi kafasını sağa sola salladıktan sonra neredeyse ışık hızıyla evden çıkıp kapıyı sertçe arkasından kapattı. Michael gördüğü vahşet karşısında gözyaşlarını tutamayan Angela’nın yanına doğru seğirtti ve sanki suratında ve vücudunun muhtelif yerlerinde yaraları olan o değilmiş gibi ‘Sen iyi misin? Sana bir şey yapmadı değil mi?’ dedi. Angela çıldırmak üzereydi ve gözlerinden yaşlar istemsizce akıyordu. ‘Bunca yıldır neden bana söylemedin?’ dedi hıçkırıklarının arasından.
Michael şaşırmıştı. Bu nasıl olabilirdi? Sonunda onu gerçekten anlamış mıydı Angela? Ağzını açıp tek kelime bile edemedi. Heyecandan titriyordu.

Angela gözlerindeki yaşları elinin tersi ile silerek gülümsemeye çalıştı. ‘Bana aşık olduğunu neden daha önce söylemedin Michael?’

Michael’in aldığı onlarca yumrukla bir nebze bile etkilenmeyen duruşu sarsıldı ve omuzları bir anda düştü. Elini alnına götürdü ve ‘Hayır.. Bu olamaz…’ dedi, kendini yere bırakırken.


-----0-----

Angela & Michael
Bölüm II
Michael

Dünyaya kalın bir sis perdesinin arkasından bakan siz insanlara bazen acıyorum. Hep mi böyleydiniz yoksa sonradan mı bu büyük inkarı seçtiniz bilmiyorum, ama yüzyıllardır benim gördüklerim –yani gerçekler- sizin gözleriniz önünde çarpıtılmış birer Polyanna hikayesine dönüşüyor.


Saçlarım her zamanki gibi dağınık ve yine dolabımda duran kıyafet benzeri kalitesiz şeylerden bir koleksiyonu üzerime geçirmiş vaziyette, kapımın önünde tam yarım saattir bekliyorum. Angela sanırım uyuya kaldı. Normalde benim durumumdaki biri bu gecikmeden endişelenirdi ama ben bunun önemsiz bir geç kalkma sorunu olduğunu bilecek kadar Angela’ yı tanıyorum.

Cep Telefonumu çıkarıp hemen ortak arkadaşımız olan John’un numarasını çevirdim. ‘’ Selam. Nasılsın?... Eee senden bir iyilik isteyecektim. Ben ve Angela biraz geç kalktık. İlk derslere gelemeyeceğiz bizim yerimize yoklama kağıdını imzalar mısın? .... Çok teşekkürler sana bir yemek borcum var.’’ Telefonumu kapatıp cebime attım. O sırada Angela’ nın oturduğu dairenin kapısı hızla açıldı. Angela her zamankinden dağınık bir şekilde geç kalmanın telaşı kıyafetlerindeki her bir zerresinden yansıyarak bana tosladı. Hemen yere eğilip dağılan kitaplarını topladım ve ona çaktırmadan bir güzel kokladım. Behh… Yine o güzel parfümü sürmüştü. Bunun neresi kötü diyebilirsiniz. Size şöyle açıklamaya çalışayım. Diyelim ki sessiz bir sahilde, en ufak böceklerin bile çıkardığı sesleri duymak amaçlı dikkat kesilmiş bir yandan da dalgaların sesini dinliyorsunuz. İşte tam bu anda 1 metre ötenize bir yolcu uçağı düşse çıkan ses sizi nasıl rahatsız ederse işte bu koku da beni öyle rahatsız etti.  Bu parfüm aynı zamanda tehlike olup olmadığını kontrol etmemi de engelliyordu. Defter ve kitapları düşmeden önceki sırası ile Angela’ ya uzatırken gülümsedim. Asansörün kapısını açıp önden onu buyur etmeden önce asansörü birkaç kez koklayarak kontrol ettim. Tehlike yok gibiydi.

Asansöre girdiğimize derin bir nefes aldım. Ufak iblisciklerin nerden çıkacakları son zamanlarda gerçekten belli olmuyor. Neyse ki bu asansörü koruma alanıma dahil edeli uzun zaman oluyordu. Halatları gümüş tellerle örülü üzerlerine kutsal su dökülmüş titanyum kaplama bir asansör şimdilik yeterliydi güvenlik açısından. Angela bana gülümseyip nefes verip rahatlamam ile ilgili bir soru sordu. Umursamadan geçiştirdim şimdi onu korumak gibi daha önemli işlerim vardı. Sizin o kör gözlerinizle baktığınız dünya, aslında gerçekten tehlikeli bir yer ve Angela sandığınız sıradan bir geçten daha kırılgan.

Her neyse 14. yüzyıllardan kalma saçma bir alışkanlıkla düşüncelere dalmış aklım reverans yapan bedenime engel olamadı. Eh herneyse kibar birkaç söz ve bir gülümseme ile işi espiriye vurdum ve Angela’nın ders ile ilgili sorduğu soruya

‘Aksine o kadar farkındayım ki John’ dan benim ve senin yerine yoklamaya imza atmasını istedim bile. Eee kahvaltıyı nerde yapmak istersin. Kurt gibi acıktım ve ilk 3 derse girmek zorunda bile değiliz artık’ dedim ve onu dışarıya çıkması için teşvik ettim. Her zaman söylerim. Dünayda bir üniversite kadar tehlikeli yer yoktur. Bu yüzden Angela’ya kahvaltı teklifinde bulunmuştum. Ama o her zamanki parlak yeme odaklanmış bir balık gibi saçma bir fast food dükkanına doğru ilerlemeye başladı.

Kasada duran şirin kız görünümündeki çalışanın, benim algısı yüksek gözlerimle bakıldığında sivri dişlerinden yeşil asitler akan, kocaman sarı gözlere sahip küçük bir iblis olduğunu bilse eminim şoka girerdi. Onu nazikçe ve şakayla karışık omuzlarından tuttum ve güvenli olduğunu bildiğim açık büfe bir salata restoranına doğru çekiştirdim.
‘Sabah sabah böyle şeyler yememelisin. Daha sağlıklı bir yerler seç lütfen’ dedim ve gülümseyerek iki tabağı da ağzına kadar sağlıklı olduğunu sandığım yemeklerle doldurdum. Aslında neyin sağlıklı olup olmadığını anlama konusunda biraz zayıfım. Sonuçta yemek yemeye ihtiyacım yok.

Vaktimizin çoğunu konuşarak ve kahkaha atarak geçirirken etrafı düzenli aralıklarla kokladım ve bir sorun olup olmadığını kontrol ettim. Bugüne güzel başlamıştık. Şimdilik bir tehlike yok gibiydi. Bu durum benim keyfimi oldukça arttırdı ve esprileri ardı arkasına patlattım. Angela gülümsediğinde yanaklarında oluşan gamzelere bayılıyordum.

Güzel geçirdiğimiz vakitler çabuk geçti ve o iblis yuvası olan üniversiteye dönmek zorunda kaldık. Sadece tek bir dersi Angela’dan farklı alıyordum ve o yine gidip benim tanımadığım önceden kontrol etmediğim biriyle tanışmayı başarmıştı bile. Bu kızın tehlikeye atılmaktaki bu başarısı gerçekten inanılmazdı. Karşısında duran yakışıklı adamı gözlerimle inceledim pek bir sorunu yok gibi duruyordu. Tam zararsız ve nezaketen yapılan bir konuşma olduğunu düşünmeye başlamıştım ki Angela birden Charles adındaki adamı bizimle eğlenmeye davet etti.

‘Evet. Aramıza katılmanı gerçekten çok isteriz’ dedim istemeyerek de olsa.

Charles ‘ Çok isterim akşam 8 gibi işlerim bitiyor. Sizi cep telefonundan arayıp haberdar ederim.’ dedikten sonra gülümseyerek anfiden dışarı çıktı.

Bu çocuğun gülümsemesinde bir şeyler vardı ama tam olarak çözemiyordum. Aklımın bir köşesine bu Charles denen adama karşı dikkatli olacağıma dair not düştüm.

‘ Bir kere de yeni tanıştığımız insanlara karşı bu kadar kaba olmasan ne olur sanki?’ dedi Angela biraz sinirlenerek.

Üniversite yıllarında okuyan bir genç ne cevap verirse ona benzer bir cevap verdim ve onun gönlünü almak için şakayla karışık ‘ Evet sanırım öyle davranıyorum ama yine de beni çok seviyorsun değil mi?’ dedim ve ona sarıldım. İşte oradaydılar. Yine o inanılmaz gamzelerini bana bahşetmişti.

-----0-----

Akşam buluştuğumuzda içkilerimizi içip Angela’nın yeni almış olduğu karaoke oyununda oldukça eğlendik. Charles çok da sevimsiz bir tip değildi ve kısa zamanda bize ayak uydurdu. Fakat hala içimi gıcıklayan bir his vardı ona karşı. Pes ettim ve ne olur ne olmaz diyerek Angela’nın buzdolabına doğru seğirttim ve daha önceden gerekirse diye koyduğum ufak büyülü bir karışımı el yordamıyla dolabın arkasından çıkardım. Gerekli sözleri söyledim ve Charles’a doğru karışımın üzerinden çıkan dumanları üfledim. İşte ne olduysa bundan sonra oldu.

Charles daha karışımın dumanları üzerine gelmeden atik bir hareketle masadan kalktı ama yine de geç kalmıştı. Koluna değen koku bulutunun tek zerresi ile üzerindeki sahte görünüm eriyip giderken ortaya uzun tırnakları olan, 2 metre boyunda, sivri dişleri ağzından çenesine kadar uzanan, kapkara parlak derili bir üst düzey iblis ortaya çıktı.

Telepatik olarak ona ‘Buradan sessizce uzaklaş ve seni öldürmeyim pis yaratık’ dedim.

Dişlerinin gerisinde kalan dudakları yukarı doğru kıvrıldı ve aynı şekilde bana ‘Ben bildiğin o aptal iblislerden değilim Michael ve buraya bir görev için gönderildim. Senin aşık olduğun bu ufaklığı ait olduğu yere göndermek için’ dedi ve uzun tırnaklı ellerini Angela’ya doğru uzattı.

‘Artık bu kadarı fazla!’ dedim bağırarak.  ‘Ainor kan du tia amen!’ büyülü sözleri büyük ve sert vurgularla söylerken görüntü değiştirme büyümün eriyip, sırtımdan kanatlarımın çıktığını ve omzuma asılı duran iki elli büyük kılıcımın tenimde bıraktığı soğukluğu hissettim.



Anında ileri atılıp önümdeki yaratığın Angela’ya doğru uzattığı pis elini uzaklaştırdım. Yumruk üzerine yumruk atıp odanın gerisine doğru ittirdim onu ve Angela ile arasına girdim. Yaratık sakince gülümseyip kendi kocaman bir sarkıta benzeyen kılıcını çekti ve bana doğru hamlede bulundu. Eh başka çarem kalmamıştı o ünlü kılıcımı çekip nefretle saldırdım.

Biraz bu şekilde dövüşünce ikimiz de anladık ki eşit güçlere sahip yaratıklardık ve ikimiz de kılıç kullanma konusunda iyiydik ve bu genelde oldukça uzun savaşlara sahne olurdu. Ama bu iblisin bilmediği bir şey vardı. Ben onun aksine Gülünce suratında gamzeler açan, sabahları geç kalkıp darmadağın topladığı saçlarıyla gönlümü fetheden Angela’ yı koruyordum. Kılıcımı hızla sallayıp beni Angela’dan ayırabileceğini düşünen bu salak iblise büyük bir güçle saldırdım. Omzuna ve göğsüne kutsal suda dövülmüş kılıcım ile büyük yaralar açtı. Her yarayı alışında büyük ve iğrenç bir tıslama ile asit dökülmüş gibi yanan bedenini acı spazmları kavurdu.

. ‘Lanet olasıca defol git buradan!’ dedim bağırarak ve iblis sendeleyerek daireyi terk etti.

Durum çok kötüydü. İnsanların o körü körüne inandıkları doğrulara güvenerek bu dövüşü onun gözünün önünde yapmıştım. Varlığımıza inanmayan ve dünyayı sadece görmek istedikleri gibi gören Angela’nın bu sahneyi de görmemiş olmasını deli gibi istiyordum. Bir yanım da; artık beni olduğum gibi görüp, aptal davranışlarımın aslında aptalca değil de sırf onun için olduğunu anlamasını istiyordu.

. ‘Bunca yıldır neden bana söylemedin?’ dedi hıçkırıklarının arasından.

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi. Görmüştü! Sonunda beni görmüştü. Ne olduğumu, neler yapabileceğimi ve onun için neler hissettiğimi… Kelimeler boğazımda düğümlendi ve hiçbirşey söyleyemedim.

‘Bana aşık olduğunu neden daha önce söylemedin Michael?’ dedi Angela suratında aptal bir gülümseme ile.

‘Hayır.. Bu olamaz…’ dedim, kendimi yere bırakırken. O saf ve bir o kadar da kör gözleri benim iblisle dövüşümü görmemişti. O sadece karşısında kıskançlıkla kavga eden iki kişi görmüştü. Sarsılmıştım ve yere kendimi çok güçsüz bırakmış olmalıyım.

Bana dönüp : ‘Hadi biraz dışarı çıkıp hava alalım’ dedi ve kapıya doğru elimi tutarak ilerledi.

Boş ve aptal bakışlarla ne diyorsa yaptım. Dışarıda duran taş banka oturduk ve ben oturur oturmaz başımı ellerimin arasına aldım. Eh dedim kendi kendime benim kim olduğumu bilmese de onu sevdiğimi biliyor en azından…

Angela oturduğu yerden hafifçe kıpırdandı ve kucağıma oturup kafamı elleri arasına aldı. Gözlerimin içine bakıp gamzelerini tekrar bana bahşetti ve birden beni dudaklarımdan öptü…

Bunca güç ve yetenek ile dolup taşan bedenim şahlandı ve hiç tatmadığı yepyeni bir dünyaya açıldı.
-----SON-----